Naturalis Histeria

everything is self-evident

Bavyera Alpleri 01 Eylül 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 21:05

İki hafta önce Güney Almanya ve Kuzey Avusturya boyunca Alp Dağları’nda gerçekleşen bir geziye katıldım. Gezi aslında dönem içinde “Mineraller ve Kayalar” isimli bir dersin uygulama materyallerini toplamaya yönelik bir geziydi. Yaz okulundan da tanıdığım, uzaktan müstakbel eş danışmanım olan dersin profesörü sağolsun ben ve benim gibi birkaç “jeolog olmayan” lardan oluşan bir ekibi toplayıp bu hem ziyaret hem ticaret gezisini düzenledi.

Alpler özetle; Atlantik okyanusunun açılmasıyla Afrika kıtasının saat yönünün tersine hareket etmesi suretiyle İtalya plakasını Avrupa’ya doğru itmesi sonucu pörtlemiş bir dağ sırası oluyor (nasıl, güzel jeoloji öğrenmiş miyim :)).

Tabi bu stres bunla da kalmıyor..Alplerin biraz ötesinde Ren grabeni (Rheingraben) çökerken, grabenin iki yakası da yükseliyor. Yükselen yerler aşınıyor aşınıyor ve alttaki çook eski kayaçlar açığa çıkıyor, teee Prekambriyen’den kalma ben diyim 3 siz diyin 3.5 milyar yaşında! Neyse efenim bunun pek güzel bir fotoğrafını çekememişim, ama size güzel bir orta Triassic kireçtaşı mostrası fotoğrafı vereyim onun yerine:

Nurtopu gibi bir fay, bu fay o kadar güzeldi ki aşağı doğru nasıl sönümlendiğini bile görebilmek mümkündü ama bitkiler denk gelmiş:

Klasik bir “Alpler” peyzajı:

Fotoğraf makinam güzel makro çekim yapmıyor maalesef yoksa size ne fosiller göstericektim ama 🙂 Bu elimde görmüş olduğunuz bir(den fazla) foraminifer fosili, taşın kendi matriksine gömülü halde bulunan gördüğünüz o beyazlıkların hepsi foraminifer fosili:

Bu gezi sırasında en çok dikkatimi çeken, doğanın bozunmadan korunmuş ama bir o kadar da insanla buluşturulmasına özen gösterilmiş olmasıydı..Aklınıza gelmeyecek oyuklarda, kanyonlarda hep bir patika, tutunacak bir korkuluk vs bulmak mümkündü, 5 aylık bebesini kapan aile, yürüyüş bastonlarını eline alan teyzeler amcalar o vadi senin bu şelale benim geziyordu:

Islak toprakta bir Geyik ayakizi:

2033 metreye çıktım şahitlerim var (2033m ne ki yav):

İster tırmanıp teleferikle inersiniz, ister teleferikle çıkıp yürüyerek inersiniz. Biz maalesef ikincisini yaptık, bütün gün in babam in..o gün 8 saat yürüdük:

İndim ama pek zor oldu, helöö:

Bu işin şakası yok hehe:

 

İşte burası ammonite fosilimi bulduğum yer, bir jeolojik park:

Ne tatlı değil mi 🙂 (diyerekten tür ismini bilmediğimi geçiştirmeye çalışayım):

Ammonite fosilimle bitireyim, aslında bu sadece iz fosil yani canlının kendisi değil sadece kabuğunun izi fosilleşmiş. Fotoğraf makinamla makro çekim yapamadığımı söylemiş miydim?:

 

Tanıştırayım 10 Temmuz 2011

Filed under: Doğa Tarihi,paleo — naturalis histeria @ 13:49

Yaklaşık 4 kilogram ağırlığında karasal bir memeli düşünün. Yaşayan en yakın akrabaları filler ve  sirenyanlar (deniz inekleri) olsun. Pofuduk ayak tabanlarıyla tahmin edemeyeceğiniz tırmanma yetenekleri, diğer bitkiyle beslenen hayvanlarınkine benzemeyen (ancak fildişini andıran ;)) ilginç kesici dişleri olsun.

Ama ilginçlikleri bununla da bitmesin. İdrarını yaptığı ve dışkıladığı yer konusunda seçici olsun ve nesiller boyunca (bin yıllar boyu) defalarca aynı yere dışkılasın. Sonra da paleoiklimciler bu fosilleşmiş dışkılardan geçmiş iklimleri tahmin etsinler. Tanıştırayım..Hyrax, Procavia capensis

Ben de kendisiyle geçen yaz Kenya, Hell’s Gate Milli Parkı‘nda tanıştım (tanışma anımız yukarıda :)). Bu miniğin dışkısı eşi bulunmaz paleoiklimsel ve çevresel ipuçları içeriyor. Bunun üç önemli nedeni var: Birincisi az önce de değindiğim gibi binyıllarca (bazı örnekler 30.000 yıl geriye gidebiliyor!) aynı yere dışkılamaları. İkincisi bu hayvanların kayalık yerlerde yaşamaları ve bu kayalık bölgelerde her zaman istenildiği gibi derin karot örnekleri alınamaması. Üçüncüsü ise benzer türlerin daha iri taneli dışkılarına göre daha fazla üre oranına sahip bu dışkının, stratigrafik olarak bir bütünlük yani süreklilik sağlaması.

İdrarlı dışkı kristalleşerek, bu kayalık ve kuru bölgelerde başka türlü elde edilemeyecek paleoiklimsel vekiller (proxy) oluşturuyor. İlk kez Güney Afrika’lı polen bilimci Louis Scott tarafından, içerdiği polenler açısından incelenen hyrax dışkısı artık moleküler seviyede araştırılıyor. Paleoiklimciler, fosilleşmiş dışkılardaki kararlı azot izotoplarından elde ettikleri verilerle geçmişteki bitki örtüsüne, nem miktarına ve iklimsel koşullara dair çıkarımlarda bulunabiliyorlar.

Kayalıklardan dışkı örneklemesi yapılırken.

Dışkının in situ ve kesit görüntüleri.

İlgili birkaç makale:

A record of rapid Holocene climate change preserved in hyrax middens from southwestern Africa

The potential of pla

nt biomarker evidence derived from rock hyrax middens as an indicator of palaeoenvironmental change

Evidence for progressive Holocene aridification in southern Africa recorded in Namibian hyrax middens: Implications for African Monsoon dynamics and the ‘‘African Humid Period’’

 

Potsdam 20 Haziran 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 07:41

Hazır internetim yokken ve zaman bulabiliyorken bir yazı yazayım Potsdam’la ilgili. Şimdilik 6 aylığına buralardayım, burs bulursam doktoramı burada yapacağım. Aslında doktoraya kabul edildim ama okul şimdilik 6 aylığına destekleyebiliyor beni, bakalım ilerisi kısfmet 🙂 Potsdam çok şahane bi yer, şimdi internetim olmadığı için çok tarihini vs anlatacak kaynağım yok ama zaten her bir yeri için ayrı yazılar yazacağım. Benim kampüsüm ünlü Park Sanssouici’nin içinde, gerçi çalışacağım konuya bağlı olarak Golm kampüsüne de gitmem söz konusu olabilir. Buralar hep böyle saraylar, bahçeler, tarihi bilimum yapı ve parklarla dolu, sessiz sakin on numara bir yer yaşamak için. Özellikle İstanbul’dan illallah demiş biri olarak burda 10 yaş gençleşip gerçek yaşıma geri dönebilmeyi umuyorum. Neyse efenim, cuma-cumartesi yerleşmekle ve alışverişle uğraştıktan sonra bugün yani pazar etrafı görmeye çıkayım dedim. Henüz bisikletim yok, İstanbul’dakini de getiremedim ama en kısa zamanda bir bisiklet edinmeli burda.  O yüzden hem koşayım hem de etrafı bir kolaçan edeyim dedim 🙂

Burası yurt odası..kendi tuvaleti-duşu bir de ufak ocağı ve lavabosu var..e ben deha ne isterim zaten, tek başıma da kalıyorum, miss. Koşmadan önce biraz esnemek iyidir iyi..

 

 Golm tarafına doğru çıktım yola. Hava soğuk değil ama pek bir yağmurlu ve rüzgarlı. Her yer yemyeşil, evler hep müstakil. Potsdam öğrenci şehri mi emekli şehri mi hala tam karar veremesem de ben her ikisi gibi de hissettiğim için burayı sevdim bile.

 

Şu tarlanın içinden böyle gladyatör gladyatör geçesim gelmedi değil ama sonra böceği var yılanı var kim uğraşcak dedim koşmaya devam ettim hehe.

 Max Planck’lardan biri de bu taraftaymış, bilmiyordum ama orayı da arada sırada ziyaret ederim gibime geliyor.

 

Meren hem bisiklet sürüp hem fotoğraf çekebiliyormuş..ben hem koşup hem fotoğraf çekebiliyorum, hı-hı evet :p

 

 Önümüzdeki günlerde en sık bulunacağım mekanlardan birisi de bu park olacak gibi gözüküyor. Sevdiceğime 2 saate kadar dönerim diyip yanıma telefon almadığım için bugünlük kaybolmayayım diye içine girmedim ama Belgrad ormanını aratmayacak sanırım. Dürbünümü de getirdim neyse ki..

 

“Dikkat baykuş çıkabilir”..demiyor tabi ama onu demeye getiriyor koruma alanıymış :’)

 

 Meşhur Park Sanssouci..Yanda biraz açıklama var ama önümüzdeki günlerde sırf Park Sanssouci’ye özel bir yazı yazmayı düşünüyorum. Bu uyduruk yazıda harcanmayacak kadar harika yapılar var içinde..

 

Ve tabii ki Botanischer Garten..Burasıyla ilgili de ayrı bir yazı hatta birkaç yazı yazacağım. Zira her günümü burada geçirmeyi planlıyorum, müstakbel enstitüm de içeride zaten. Enstitüm Golm’de olsa bile yurdum buraya 15 dakikalık yürüyüş mesafesinde.

 

Botanischer Garten’dan bir kare..dediğim gibi asıl başka yazıya saklıyorum burayı.. Belki sırf ladinlere özgü bir yazıyla başlarım, çok güzeller.

Bunların hepsi ve daha fazlası (bir biyosfer parkı, doğa parkı ve doğa tarihi müzesi…) benim bulunduğum yer merkez olmak üzere 4km yarıçapında bir dairesel alanın içinde..Tabi bu alanda olmayan ama gitmeye can attığım bir yer daha var; Telegrafenberg. Bu 6 aya sığdırabilir miyim bilmiyorum ama (sonra ne olacağım belli olmadığı için sığdırsam iyi olur) elime Humboldt’un kitaplarını alıp, onun gezdiği yerleri gezmek, mümkünse bir mini doğa tarihi yazı dizisi yazmak da istiyorum. Geçen sene gezip görüp yazmadığım onca yazı daha dururken, bu söz verdiğim yazıların hangilerini yazabileceğim bakalım görücez 🙂

 

Rosalind Franklin: DNA’nın Karanlık Leydisi 25 Nisan 2011

Filed under: harika insanlar — naturalis histeria @ 10:17

Bugün, 25 Nisan 1953’te Nature’da çıkan ve DNA’nın yapısı konusunda büyük bir aydınlanma sağlayan (Watson ve Crick’in; Wilkins, Stokes ve Wilson’ın; Franklin ve Gosling’in olmak üzere) makale üçlüsünün yayınlanmasının yıldönümü olarak kutlanan DNA Günü.* Bu muhteşem bilginin ortaya çıkışındaki katkısına oranla bu ekipten en az takdir edilen ise kuşkusuz Rosalind Franklin, yani DNA’nın Karanlık Leydisi.

Hayatı
Rosalind Franklin 25 Temmuz 1920’de bankacı bir ailenin kızı olarak Londra’da doğdu. Franklin 16 yaşındayken kadınların daha çok yönlendirildiği botanik veya biyoloji gibi dersler yerine fizik, kimya ve matematik okumayı tercih etti. Kız öğrencilere fizik ve kimya öğreten sayılı okullardan biri olan St. Paul Kız Okulu’ndan başarıyla mezun oldu. Franklin, 1938’de Cambridge Üniversitesi’ne bağlı sadece kadınların öğrenim gördüğü Newnham Kolej’de kimya okudu.

Mezun olduktan sonra Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda araştırma bursu kazandı. Bir süre burada çalıştıktan sonra İngiliz Kömür Kullanım Araştırma Birliği’nden (British Coal Utilization Research Association) iş teklifi alınca bursunu bıraktı ve işe başladı. Burada doktora tezi olarak da çalıştığı kömürün delikli yapısı üzerine araştımalar yaptı. 1945’te Cambridge Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Daha sonra Jacques Mering ile birlikte Paris’te Merkez Kimya Laboratuvarı’nda (Laboratoire Central des Services Chimiques de l’Etat) x-ışını kristolografi yöntemi üzerinde çalıştı.

Bu yöntem, kristal içindeki atomların dizilişinin belirlenmesini sağlar. Kristale gönderilen x ışınlarının dalgaboyları kristal içindeki atomların arasındaki uzaklığa yakın olduğundan x-ışını bu atomların dizilişine göre değişik açılarda farklı şiddetlerde kırınıma uğrar. Böylelikle kristaller içindeki elektron yoğunluğunun resmi çıkartılarak kristaldeki atomların konumları, boyutları, kimyasal bağları gibi kristalin yapısal özellikleri saptanabilir. [Tuz, metal, mineral gibi birçok organik ve inorganik madde kristal yapıda olduğundan birçok bilimsel alanda kristolografi kullanılmıştır. Bu yöntem halen yeni maddelerin ve benzer özellikler gösteren maddelerin atomik yapısının bulunmasında kullanılmaktadır.]

King’s College
Franklin bu yöntemi kömürün grafite dönüştükten sonraki halinde atomların dizilişini tayin etmede kullandı. Franklin 1951’de King’s College London’da Tıbbi Araştırmalar Konseyi biyofizik komitesinde araştırmacı olarak DNA üzerinde kristolografi çalışmalarına başladı. Aynı üniversitede Maurice Wilkins de DNA molekülünün x-ışını kırınımı analizi yapmaktaydı. Franklin bu konuda tecrübeli olduğundan hızla DNA’nın yapısı üzerine x-ışını kırınım tekniklerini uygulamaya başladı. Franklin ve doktora öğrencisi Gosling, DNA’nın iki formunun olduğunu keşfetti: nemin yüksek olduğu (ıslak) koşullarda DNA fiberi uzun ve ince, kuru koşullarda ise kısa ve şişman halde bulunuyordu. Bu formlara sırasıyla ‘B’ ve ‘A’ formları adı verildi. Wilkins B formu, Franklin ise A formu ile çalışmalarına devam ettiler. 1951 yılının sonuna doğru B formunun sarmal yapıda olduğu fikri hakimken, Franklin’in A yapısının sarmal yapıda olduğundan şüpheleri vardı. 1952 yılında devam eden x-ışını analizlerinin ardından bu şüpheleri ortadan kalkan Franklin, 1953 yılında ikisi DNA’nın ikili sarmal yapısına değinen üç makale yazmaya başladı. (Franklin’in DNA’nın A formu üzerine yazdığı üç makaleden ikisi, 6 Mart 1953’te Crick ve Watson modellerini tamamlamadan bir gün önce Acta Crystallographica dergisinde yayınlandı. B formu üzerine yazdığı 17 Mart 1953 tarihli makale taslağı ise, yıllar sonra Franklin’in Birkbeck laboratuvarındaki meslektaşı Aaron Klug tarafından bulunarak yayınlanacaktı.)

Aynı dönemde James Watson ve Francis Crick de Cambridge Üniversitesi, Cavendish Laboratuvarı’nda DNA’nın teorik modeli üzerine çalışıyorlardı. Birkaç yıl önce ABD’de Caltech Üniversitesi’nde kimya üzerine çalışan Linus Pauling bazı protein çeşitlerinin sarmal yapıda olduğunu göstermişti ve çalışmalarını DNA molekülü üzerinde devam ettiriyordu. Bu dönemde DNA’nın şeker-fosfat zincirine eklemlenmiş dört temel bazdan oluştuğu biliniyordu. Bazı proteinler de sarmal yapıda olduğu gösterildiğine göre DNA da sarmal olabilirdi ancak nasıl bir sarmal olduğu araştırma konusuydu. Ocak 1953’te Pauling DNA’nın üçlü sarmal bir yapıda, temel bazların ise dışarda durduğu bir modeli sundu. Ancak bu model doğru değildi.

İkili Sarmal
1953 yılının Ocak ayında, Pauling’in doğru olmayan modeliyle King’s College’e giden James Watson, yardım almak istediği Wilkins’i ofisinde bulamayınca Franklin’e giderek Pauling hatasını düzeltmeden işbirliği yapmaları gerektiğini söyler. Bu konuşma esnasında Franklin’in, elindeki verileri nasıl yorumlaması gerektiğini bilmediğini iddia eden Watson’a sinirlenmesi üzerine geri çekilen Watson, Wilkins’i bulur. Bundan sonra olacaklar ise DNA tarihini değiştirecektir. Wilkins, Watson’a kendisine daha önce Gosling tarafından verilmiş Franklin ve Gosling’in 51. fotoğrafını (aşağıda), Watson da Wilkins’e basım aşamasında olan Pauling ve Corey makalesini gösterir.

Şubat  1953’te, büyük ölçüde King’s College’dan edindikleri verilere dayaranarak, Crick ve Watson Cambridge’da DNA modellerini inşa etmeye başlarlar. Şubat’ın ortasında, Crick’in tez danışmanı olan Max Perutz, Franklin’in Tıbbi Araştırmalar Konseyi biyofizik komitesine ziyaretinin raporunu Crick’e verir. Franklin’in kristolografik hesaplamalarını da içeren bu rapor, kırınım fotoğrafının ardından Franklin’in haberi olmaksızın Cambridge ekibinin DNA bulmacasını çözmesini sağlayan ikinci büyük katkı olur. Franklin’in Acta Crystallographica’da iki A formu makalesinin çıkmasından bir gün sonra, 7 Mart 1953’te Watson ve Crick modellerini tamamlarlar. Franklin’in yıllar sonra Klug tarafından bulunarak yayınlanan 17 Mart 1953 tarihli B formu makalesinde ise Cambridge’in bu modeline dair bir bilgi içermediği görülmüştür. Gelişmeler üzerine Franklin bu taslağı değiştirerek 25 Nisan 1953’te Nature dergisinde yayınlanan makale üçlüsünden biri haline getirmiştir. Modellerini yayınlayan Watson ve Crick makalelerinde sadece dipnot olarak “Franklin ve Wilkins’in yayınlanmayan katkılarından gelen genel bilginin teşvikiyle” şeklinde bir ifadeye yer verirler.

DNA’nın Karanlık leydisi


Franklin, Mart 1953’te Birckbeck College’da ünlü kristolograf J. D. Bernal ile çalışmak için King’s College’dan ayrıldı. Burada Franklin kendi araştırma grubunu kurarak tütün mozaik virüsü ve RNA’nın yapısı üzerine eğildi. Birçok bilimsel makalesi yayınlandı. 1956 yılında yumurtalık kanseri olduğunu öğrendi. Buna rağmen çalışmalarına devam etti, çalışmaları için birçok teşvik ve destek aldı ve polyo virüsü hakkında makaleleri yayınlandı. 1958’de Londra’da yaşamını yitirdi.

Rosalind Franklin’in ölümünden 4 yıl sonra Watson, Crick ve Wilkins DNA’nın yapısını çözdükleri için 1962’te Fizyoloji ve Tıp Nobel ödülü aldı. Wilkins ise DNA kırınım çalışmalarını başlattığı için Nobel ödülüne dahil edildi. Nobel konuşmalarında Watson ve Crick, Rosalind Franklin’den bahsetmezken, Wilkins Franklin ve Gosling’e teşekkür etti. Franklin ölmüş olmasaydı, Wilkins yerine Nobel ödülüne dahil edilebileceği düşünülse de Franklin’in ismi hep ikinci planda bırakıldı. DNA’nın ikili sarmal yapısı hakkında Rosalind’in katkılarının görmezden gelinmesi halen tartışılmaktadır.

Tartışmaların en önemli kaynağı ise; İkili Sarmal isimli kitabında Rosalind Franklin’i anlatan James D. Watson. Watson’ın eksik tasvirleri üzerine ilk cevap 1968’te, Franklin’in Birkbeck’teki meslektaşı Aaron Klug’dan geldi. Klug ayrıca daha sonra Franklin’in 17 Mart 1953 tarihli ikili sarmal makalesinin taslağını bulup 1974’te yayınladı. Daha sonra 1975’te Franklin’in yakın arkadaşı Anne Sayre tarafından Rosalind Franklin ve DNA, Brenda Maddox tarafından ise 2002’de DNA’nın Karanlık Leydisi isimli iki Rosalind Franklin biyografisi yayınlandı. Kapsamlı bir biyografi çalışması ortaya koyan Maddox, 33 yaşındaki Franklin’in 1953 Şubat’ında tuttuğu notlarda DNA’nın iki zincirli yapısına, fosfat gruplarının DNA molekülünün dış kısmında bulunduğuna ve DNA’nın iki formda bulunduğuna değindiğini belirtiyor. Watson ve Crick’in, Franklin’in yayınlanmamış deney sonuçlarına düzgün yollarla ulaşmadıklarına dikkat çeken Maddox, Watson’ın kitabında açıkça Franklin’in verilerini kendilerine doğrudan vermediğini ve dolayısıyla bu verilerin ellerinde olduğundan King’s College’ın haberinin olmadığını yazmasının altını çiziyor. Yine Watson’ın kitabında Rosalind Franklin’den en yakınlarının dahi hitap etmediği şekilde ‘Rosy’ olarak bahsetmesi ve huysuz bir kadın olarak resmetmesi, Franklin’in yakın arkadaşı Anne Sayre tarafından eleştirilmiştir.

Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde konuşma yapmak için gelen James Watson, yine Rosalind Franklin’i ters ve soğuk bir insan olarak nitelendirdikten sonra “Franklin çalışmalarından dolayı yeterince ödüllendirildi mi” sorusuna “başarısızlık için ödüllendirilmezsiniz” şeklinde bir cevap verdi. Brenda Maddox’a göre ise, DNA’nın Karanlık Leydisi’nin verileri tam olarak Watson tarafından çalınmış olmasa da, Wilkins’in fotoğrafı Franklin’den habersiz gösterdiği ve çalışmaları dolayısıyla gerektiği şekilde ödüllendirilmediği muhakkak. Maddox yaptığı araştırmalar sonucunda Watson’ın tasvirlerinin aksine Franklin’in hayat dolu, enerjik, kapalı kapılar arkasında oturmayı sevmeyen, kararlı, tutkulu ve tam bir bilim aşığı olduğunu ortaya koyuyor.

* DNA Günü Amerikan Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü tarafından her yıl başka bir gün olarak ilan edilmektedir. Bu yılki DNA Günü 15 Nisan’da kutlanmıştır. Yazıda makalelerin yayınlandığı tarih esas alınmıştır.

http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/rosalind-franklin-dnanin-karanlik-leydisi-haberi-41836


 

Modern insanın evrimsel tarihi değişemez!* 05 Ocak 2011

Filed under: balon,evrim,şüpheci — naturalis histeria @ 21:40

*En azından bu bulgularla henüz değil 🙂


Gün geçmiyor ki Türk medyasında balon haberler boy göstermesin. Türk medyası uydurukçu da yabancı basın çok mu doğrucu diyeceksiniz, elbette değil. Geçen yazdığım 3 devasa uzay gemisi yaklaşıyor haberi gibi (onun gibi hepten uydurma olmasa da epey şişirilmiş) bu haber de dış basında aynen bu şekilde duyuruldu. Bu durumun asıl nedeninin sansasyonel haberlerle tıklanma peşinde koşan medya olduğunu düşünüyorum ama (buna da geleceğim) makale yazarlarının verdiği demeçler de ayrı ilginç.

 

Haberimiz basında Modern insanın evrimsel tarihi baştan yazılabilir şeklinde boy gösterdi ve insan evrimiyle yakından ilgili biri olarak dikkatimi çekti. Haber kısaca, İsrail’de bulunan bir mağadaki 400.000 yıllık dişlerin modern Homo sapiens’e ait olduğundan bahsediyordu. Bilinen en eski modern Homo sapiens fosilleri 200.000 yaşında, Doğu Afrika’daki Omo nehri yakınında bulunmuş fosillerdir. Dolayısıyla bu bilgi doğruysa,  modern insanın ilk görüldüğü yere dair bilgiler 200.000 yıl daha geriye gittiği gibi bir de coğrafik olarak Doğu Afrika’dan Doğu Akdeniz’e taşınmış olacaktı. Ancak bu bilgi bu şekilde doğru olsa bile modern insanın evrildiği Afrika’dan bilinenden önce bir yayılış olduğundan ve Afrika’da günışığına çıkarılmamış pek çok fosil bulunduğundan ötesine işaret etmeyebilir. Bu dahi çok önemli tamam ama bir de modern insanın Doğu Akdeniz’de evrimleşmiş olması olasılığını düşünürsek oldukça iddialı bir çalışma gibi duruyor.

 

Şimdi söyleyeceğim aslında benim de çok hoşuma giden bir durum değil ama, haberi okuyunca ilk dikkatimi çeken yapılan bu kadar önemli bir buluşsa neden Nature ya da Science‘ta yayınlamak varken The American Journal of Physical Anthropology‘de yayınlandığıydı. Nature ve Science çok iyi bilimsel dergiler olmakla beraber, ses getiren haberlere zaafları olduğu da bir gerçek. Yine de bu gibi iddialı durumlarda soru işraretlerinin uyanması için başlı başına bir neden, neyse olabilir yazarların tercihidir vs. diyerek gidip makaleyi buldum.

 

 

Antropolog veya arkeolog değilim ama okuduğumu anladığım kadarıyla makalenin kendisinde “bilinen en eski modern Homo sapiens örneğini bulmuş olabiliriz” (evet bulduk değil, bulmuş olabiliriz) bile yazmıyordu. Yani aslında dolaylı olarak makalede diyorlar ki “Qesem mağarasındaki en eski örnekleri 400.000 yaşındaki katmanlardan bulduk, karşılaştırmalı anatomi çalışmaları yaptık, 3 senaryomuz var (bunlara geleceğim) bizce  bulduğumuz örnekler en çok Qafzeh/Skhul örneklerine benziyor.” Qafzeh/Skhul örnekleri neymiş ona da gelicem ama, sen daha sonra gazetecilere vereceğin demeçte modern insanın evrimsel tarihini değiştirebilecek nitelikte bulgularımız var diyeceksin de bunu bu şekilde makalende belirtmeyeceksin?! Peki.

 

Gelelim Qafzeh/Skhul örneklerine, bu örneklerin de tanımlanması tam olarak yapılabilmiş değil. Homo sapiens olabilecekleri gibi, Neandertal veya soyu tükenmiş başka bir insansı türü de olabileceği düşünülüyor. Yani örneklerimiz Qafzeh/Skhul örneklerine benziyor demek de yeterli değil bu bulguların modern insanın evrimsel tarihini yazabilecek kadar iddialı olması için.

 

3 senaryo var demiştik, birincisi örneklerin Doğu Akdeniz’de bulunan yerel bir Homo popülasyonuna ait olabileceği şeklinde. Abartılı haberlerin altında yatabilecek tek senaryo bu gibi gözüküyor ama yukarıda da söylediğim gibi Qesem fosillerinden bazılarının bilinen en eski modern insan fosilleri olabileceği bilgisini, 400.000 yıllık katmanda bulunan örneklerin Qafzeh/Skhul örneklerine benzediğinden ve Qafzeh/Skhul örneklerinin bazılarının da modern Homo sapiens olabilme ihtimalinden çıkarabiliyoruz ancak. Onun haricinde Homo‘dan kasıt hangi homo orası meçhul. Diğer bir senaryo da örneklerin Doğu Akdeniz’de evrimleşmiş bir Neandertal popülasyonuna ait olması, bu da ilginç bir senaryo ama popüler haberlerde pek yer bulamamış kendine. Öbür senaryo da birden fazla insansı topluluğunun bu bölgede yaşamış olması. Kazı alanının daha genç ve daha yaşlı katmanlarından çıkan farklı anatomi yapısındaki örnekler, Qesem mağarasının değişik zamanlarda değişik insansı popülasyonlarına ev sahipliği yaptığını gösteriyor ancak bu senaryoyu da popüler haberlerde göremiyoruz.

 

Sonuç olarak yazarların da makalede belirttiği üzere daha net sonuçlar için daha fazla örnek toplanması, daha fazla karşılaştırma yapılması, moleküler tekniklerin devreye girmesi gerekiyor. Gelin görün ki makalede bunları diyen yazarlar (baştaki muhabbete döndük) iş habercilere demeç vermeye gelince ilginçleşiyorlar. Sansasyonel haberler sonrasında  Nature Newsün röportaj yaptığı başyazar Avi Gopher  “biz gazetecileri dikkatli yazmaları konusunda uyardık” demekle birlikte “basının yanlış bir şey söylediğini düşünmüyorum İsrail’de modern Homo sapiens‘in 400.000 yıllık varlığına işaret eden bulgular ortaya çıkardık” demekten de hala geri kalmıyor, anlayabilmek mümkün değil. Carl Zimmer‘in de dediği gibi, ortada bizim görmediğimiz başka bir makale mi var yahu? Yazsaydın ya bunu makaleye de böyle.. 🙂

 

Neyse demek istediğim, insanın evrimi konusunda bildiklerimiz şu noktada hiç de az değil ama henüz çalışılması gereken pratik ve teorik çok konu var. Bu çalışmanın ve tartışmaların bizi getirdiği en önemli nokta belki de bu. Yoksa bu bulgular modern insanın evrimsel tarihini değiştirmekten henüz çok uzak.

 

 

Yazıyı yazarken Carl Zimmer‘inki haricinde yararlandığım en önemli inceleme Brian Switek‘e ait.

 

İnanılmaz İddia! Adı üzerinde İnanmayın! 29 Aralık 2010

Filed under: balon,şüpheci — naturalis histeria @ 10:52

2012 yılında gerçekleşeceği öne sürülen tüm felaketler ve dramatik değişimler konusundaki haberler internette dolaşırken, bilim insanları iddiaları yanıtlıyor. Konuyla ilgili son iddia ise Türkiye basınında da genişçe yer aldı. İddiaya göre 2012 yılının Aralık ayında Dünya’ya varması beklenen üç devasa uzay gemisi tespit edilmişti. Peki bu iddiada gerçeklik payı var mı?

Üç devasa uzay gemisi Dünya’ya yaklaşmakta mı?

HAYIR. Geçtiğimiz günlerde haber portallarında boy gösteren bu balon habere göre, Rus Pravda gazetesi SETI (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Arama) projesi ekibinin, yapılan gözlemlere dayanarak yayınladığı raporda gezegenimize yaklaşmakta olan üç devasa uzay gemisi olduğunu iddia ediyordu. Hatta SETI’de yeralan araştırmacılardan astrofizikçi Craig Kasnov, şekilde görülen objelerin dünya dışı uzay gemiler olduğundan emin. Dahası bu uzay gemilerinin Dünya’ya ulaşacağı tarih de 2012 Aralık ayı, yani Maya takviminin sona erdiği düşünülen tarihin ta kendisi. Üstelik de tüm bunların örtüşmesi iddiaları güçlendiriyormuş!

Öncelikle, David Gedye ile beraber SETI@Home projesini, yani ev bilgisayarlarının hesaplama güçlerinin de kullanılarak SETI projesine katkıda bulunulması fikrini ortaya atan Craig Kasnoff kendisinin konuyla ilgili bir açıklama yapmadığını belirtti. Uydurma olduğu belli olan Craig Kasnov isminde bir astrofizikçi ise SETI bünyesinde bulunmuyor.

Gösterilen uzay fotoğraflarında uzay gemisi olduğu iddia edilen nesnelerin, orjinal görüntülere bakıldığında aslında bir defo olduğu anlaşılıyor. Tecrübeli astronomlara göre, haber görselinde yer almayan ancak uzay gemisi olduğu iddia edilen nesne aslında görüntüler alınırken kullanılan materyalin üzerindeki bir kir.

Haberin doğru olmadığını ortaya çıkaran diğer bir iddia ise uzay gemilerinin onlarca kilometre genişliğinde oldukları iddiası. Her şeyden önce, sadece bu resme bakarak bir nesnenin boyutunu hesaplamak, nesnenin uzaklığını bilmeden imkansız. Bu nesne binlerce ışık yılı uzaktaki bir galaksi de olabileceği gibi, milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir gezegen de olabilir. Ya da bu olayda olduğu gibi hemen görüntüyü alan materyalin üzerindeki bir kir de olabilir. Ancak bu nesnenin haberde iddia edildiği gibi 50 kilometre civarı genişlikte olduğu kabul edilirse, bu görüntünü oluşması için sadece 100.000 km uzakta olması gerekiyor, ki bu da Dünya’nın Ay’a olan uzaklığın sadece dörtte biri! Eğer bu iddialar doğruysa, bu görüntüler 1990’larda çekildiğine göre, on yıllardır bu mesafeyi katedemeyen “uzaylıların” Ay’ın kendisine üç günde giden biz insanlara kıyasla oldukça yavaş olduklarını da düşünmemiz gerekir.

2012 Dünya’nın sonu mu?
HAYIR. Balon haberin yayıcılarının iddiaları güçlendirdiğini düşündükleri başka bir iddia daha var: 2012 Aralık ayını Dünya’nın sonu olarak ilan ettiği öne sürülen Maya takviminin son gününün uzay gemilerinin Dünya’ya ulaşacakları gün olması. Yani şıracının şahidi bozacı. Dünya’nın, sözde sonunu getirecek olan gezegenin varlığına dair hiçbir astronomik gözlem ya da kütle çekimsel etkileşim belirtileri bulunmuyor. Bu kadar yakın bir zaman sonra Dünya’yı yokedecek bir oluşumun değil dev teleskoplar kullanan astronomlar, amatör gözlemciler, hatta Google Earth kullanıcıları tarafından dahi gözlemlenmiş olması gerekirdi. 2012 yılı boyunca insanlığı tehdit edecek sadece bir gezegen değil, ne bir gök taşı, ne bir kuyruklu yıldız ne de öldürücü bir güneş rüzgarı beklenmiyor, üstelik 2012 yılının güneş aktivitesinin periyodik olarak en yüksek olacağı döneme denk gelmesine rağmen.

Son olarak, 2012 Aralık ayı Maya takviminin sonu dahi değil. Maya’lar bizim takvimimize kıyasla çok uzun süreli bir sayma periyodu kullanıyorlardı. Nasıl bizim takvimlerimiz 31 Aralık’tan sonra 1 Ocak ile devam ediyorsa, Maya’ların uzun sayma periyodu da 2012 Aralık ayı sonrasında başa dönüyor ve yeni bir uzun periyod başlıyor.

http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/uc-devasa-uzay-gemisi-dunya-ya-yaklasmakta-mi-haberi-37464

http://blogs.discovermagazine.com/badastronomy/2010/12/27/giant-spaceships-to-attack-december-2012/

 

NASA Astrobiyoloji Çalıştayı 08 Kasım 2010

Filed under: duyuru — naturalis histeria @ 07:38

Önümüzdeki üç gün (8-9-10 Kasım) boyunca Türkiye saati ile akşam 8-12 saatleri arasında internet başından takip edebileceğiniz kaliteli, bedava ve heyecan verici bir çalıştay var: NASA Astrobiyoloji Enstitüsü “Workshop without walls on Molecular Paleontology and Resurrection: Rewinding the Tape of Life” ! Tüm doğa tarihi, astrobiyoloji, moleküler biyoloji, biyoloji, ….. severlerin kaçırmaması gereken bir fırsat.

Ayrıntılar için Evrim Çalışkanları’nın blogundaki yazıya göz atabilirsiniz:

http://evrimcaliskanlari.org/blog/2010/10/nasa-astrobiyoloji-calistayi-bilim-insanlarini-bekliyor/