Naturalis Histeria

everything is self-evident

Himalayalar 19 Eylül 2013

Filed under: gittim gördüm — naturalis histeria @ 16:47

Ta nerelere gittim ya ben bu sefer! 55 milyon yıldır Dünya’nın özene bezene inşa ettiği çatıya bi çıkıp geldim! Üniversitemin düzenlediği bir arazi okulu vesilesiyle gittiğim Kuzeybatı Hindistan’da, 2,5 haftada Himalayaları boydan boya geçtiğim bu geziyi yazmadan edemedim. Ama bu yazıda daha ziyade kendi kişisel  tecrübelerimi aktaracağım, eğer Almanca biliyorsan ve merak ediyorsan, seyahatin jeoloji kısmıyla ilgili daha detaylı okumayı şu blogdan yapabilirsin.

him7

dağlar dağlaaaaaaaaaaar

Öncelikle, büyük resimde, Hindstan çok güzel bir ülke. Doğası da jeolojisi de hayret uyandırıcı. Yaşam fışkıran yemyeşil yağmur ormanlarından, zamanın donduğu buzullara her tür ortamı barındıran muhteşem bir yer. Fakat… çok kalabalık!  Gitmeden önce Hindistan’ın ne kadar kalabalık ve birim alan başına düşen kişi sayısının ne kadar yüksek olduğunu elbette biliyordum ama gördüğümde inanmakta gerçekten zorlandım. Seyahatimiz boyunca öyle ücra köşelere gittik ki, dünyanın başka bir yerinde olsa buraya bin yıldır insan uğramamıştır dersin ama Hindistan’da öyle bir kavram yok 🙂 Her an virajı döndüğünde karşına sürpriz bir köy çıkabilir, ıpıssız yolda giderken yol kenarında öğle yemeğini yiyen insanlara rastlayabilirsin. Öyle patikalar, öyle yollar var ki insan ya bu insanlar buraya kadar nerden nasıl gelmiş olabilir diye şaşırmaktan kendini alamıyor. Bu anlattığım elbette şehirden uzak kısımlar için geçerli. Şehir ise… gelelim şehre…

him2

Nako. Dağların arasında tipik bir köy.

Maceramız Delhi’yle başladı. Yeni Delhi büyük ve gelişkin bir şehir.  Şehri tanıma fırsatımız pek olmadı, uçakla indikten sonra metroyla tren istasyonuna geldik ve trenle Chandigarh’a geçtik. Bu esnada şehrin muhtemelen olabilecek en kötü yüzünü gördüm. Yer gök insan… İnsanlar inanılmaz bir sefalet içinde. Onlarca metreyi bulan çöp dağlarının yanında, kaldırımlarda, yollarda her yerde ama her yerde insanlar yatıyor, uyuyor, oturuyor. Sanki apokalips iki ay önce gerçekleşmiş, tüm belediyecilik ve şehircilik sistemi çökmüş sanırsınız, ortalıkta öyle bir kaos. Çamur deryalarının içinde mutlu mutlu debelenen domuzlar ve hemen yanında çömelmiş işini gören biri, arkalarında yarı çıplak çocuklar, az ilerde çöpleri karıştıran başka insanlar ve daha, daha fazla insan. Afrika’yı görmüş biri olarak çok rahat söyleyebilirim ki ömrümde böyle bir sefaletle karşılaşmadım, gözlerimle görmesem tasavvur dahi edemezdim. Ben şaşkınlıktan ve üzüntüden fotoğraf çekemedim ama google sana bu kirlilik ve fakirliğe dair fikir edinmede yardımcı olur.

Neyse efendim, bu gördüklerim uykusuzluğun ve yorgunluğun da etkisiyle moralimi baya bir bozdu gelir gelmez. Sonra trende biraz uyuyabilmenin, bir şeyler okuyup zihin dağıtmanın ve Chandigarh’a varışımızın ardından kendimi biraz toparladım. Delhi’de gördüklerimden sonra Chandigarh çölde bir vadi kadar güzel gözüktü gözüme. Hindistan’ın Haryana ve Punjab eyaletlerinin başkenti olan Chandigarh yeni kurulmuş bir şehir.  Sub-Himalaya yani Himalayaların ilk bölümü olan Siwalik bölgesinin eteklerindeki, nerden baksan en fazla  50-60 yıllık geçmişe sahip bu şehir, sıfırdan İsviçreli mimar Le Corbusier tarafından tasarlanmış. Dolayısıyla hem çok düzenli hem de şehircilik açısından hemen hemen tüm ihtiyaçları düşünülmüş bu şehir, tahmin edersiniz ki yine kalabalık 🙂 Ama asla Delhi kadar değil ve yine Delhi’den farklı olarak insanların koşuşturmacası kaostan ziyade günlük kargaşanın bir parçası şeklinde. Chandigarh gördüğümüz son büyük şehir oldu, oradan sonra şu aşağıdaki uğrak noktaları üzerinden kuzeye yolculuğumuz başladı.

izlediğimiz rota

izlediğimiz rota: Delhi, Chandigarh, Shimla, Rampur, Sangla, Rekong Peo, Nako, Chango, Tabo, Sichling, Losar, Chandra Lake, Manali

Belki biraz da ikinci uğrak noktamız Shimla’ya ayrıca değinmekte fayda var. Burası 2000 m’nin üzerinde, Hindistan’ın Himachal Pradesh eyaletinin başkenti olan eski bir şehir. Hindistan’ın koloniyel döneminde, İngilizlerin başkent olarak kullandığı kentlerden biri olan Shimla, mimarisi ve kültürel dokusuyla hala İngiliz havasını koruyor.  Sabahın 6’sında çocukların futbol ya da kriket oynamalarıyla başlayan koşuşturmaca, gece geç saatlere kadar devam ediyor. Şehir ayrıca  büyük bir dağ bisikleti yarışı organizasyonuna da ev sahipliği yapıyormuş. Zaten genel olarak maceracı bisikletliler arasında Himalayalar son derece popüler. Ancak hem trafik hem de yollar çok kaotik olduğu için bir o kadar da tehlikeli. Neyse ki biz bu arazide trajik bir olaya denk gelmedik ancak çalıştıkları bölge olması dolayısıyla Himalayalara sık sık gelip giden post-doc’larımızın anlattıklarının hiç iç açıcı olmadığını söyleyebilirim.

shimla

Shimla’da kahvaltı öncesi, Indira Gandhi heykeli önünde ekiple günün planını paylaşırken.

Gelelim yollara… Hala geceleri rüyalarımda kendimi sarsıla sarsıla Himalaya yollarında bulduğum doğrudur 🙂 Himalaya yolları tam bir doğayla insan savaşı. Çığ, toprak kayması, sel ile yarısı çökmüş, ortası kapanmış, yerlebir olmuş kaç tane yol gördüğümü unuttum. Himalayalar insanların yaptığı yolları bir bir yok ederken, insanlar bir taraftan yenilerini yapıyor, bozulmuş olanları tamir etmeye çalışıyor. Bitmek bilmeyen bir uğraş söz konusu. Himalayalarda yaşam gerçekten inanılmaz zorlu. Sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da insanların çok zorlandığını, bir yandan da farklı bir zihinsel olgunlukta olduklarını tahmin edebiliyorum. Her ne kadar uzun uzun inceleme ve etkileşimde bulunma fırsatım olmadıysa da yaşanan kazalar, ölümler insanları mutlaka şekillendirmiş olmalı. Zaten insanlarda da garip bir korkusuzluk hakim, ya da hafif(!) yükseklik korkusu olan biri olarak bana öyle gelmiş de olabilir. Çocukluğu Ege’nin kıvrımlı yollarında geçmiş biri olarak ömrümde böyle virajlar, uçurumlar görmedim. “Burası tek yöndür herhalde” diye saf saf kaygılandığın yollarda karşıdan kocaman kamyonlar, otobüsler gelince arabayı kullanan ben olsam kontağı kapatıp ağlardım. Neyse ki şoförlerimiz çok usta ve deneyimliydiler de kaza tehlikesi bile atlatmadan yolculuğumuzu tamamlayabildik.

drivers

Hepsi birbirinden nazik ve tecrübeli şoförlerimiz. Yolculuğumuzu sağ salim tamamladıysak onlar sayesinde.

him1

Herhangi bir yolda, herhangi bir anda böyle sahnelerle karşılaşmak mümkün.

him5

…veya böyle

him6

ya da böyle… Arabadan inmeye çalışan benim 🙂

Arazi okulumuz son derece jeoloji ağırlıklı olduğu için, Himalayalarla ilgili muhtemelen jeolog olmayan birinin ilgisini çekebilecek çok fazla yazabileceğim bir şey yok açıkçası. (Belki vakit bulursam bir ara size Himalayaların oluşma hikayesini ayrıca anlatırım.) Himalayaların Hint okyanusundan gelen muson yağmurlarının önünde duvar gibi yükselmesi nedeniyle dağların ardına geçmenizle bir anda değişen bitki örtüsü, yükselen topografyayı muazzam bir şekilde oyan Ganj ve Brahmaputra’dan sonra üçüncü büyük nehir olan Sutlej’in taşıdığı sedimentten kopkoyu oluşu, vadilerden göz kırptıkları kadarıyla ne kadar heybetli oldukları konusunda size ipucu veren buzullar bahsedebileceklerimden bir kaçı… Yol boyunca gördüğümüz maymunlar, inekler ile kuzeye ve yükseğe çıktıkça karşılaştığımız yaklar dışında pek bir yaban hayatıyla karşılaştığımız söylenemez. Tabi ne kadar yükseğe çıkarsanız çıkın sizi yalnız bırakmayan kartallar hariç.

bhaga

Bhaga buzulu

kamp2

Kamp alanlarımızdan biri… Daha önce kamp yapmamış biri olarak hesabı tabi ki Himalayalar ile açacaktım

yak2

Yak hayvanı

Bunların haricinde, gezinin benim için en özel kısmı, Kenya’da da olduğu gibi sabah güneş doğarken yaptığım koşulardı. Sanırım hayatımın en güzel ikinci koşusunu bu esnada yaptığımı söyleyebilirim. En güzeli tabi ki açık ara Kenya’da zebraların, zürafaların, impalaların, yaban domuzlarının meraklı bakışları arasında yaptığım sabah koşusuydu. Himalayalarda ise özellikle Rekong Peo’da çok görkemli zirvelerin eşliğinde, henüz ağaçların terketmediği yükseklikteki patikalarda yaptığım koşu (muhtemelen biraz da korku ve rakımdan ötürü) nefes kesici güzellikteydi. Elbette kalabalık bir grup bilim insanıyla bir yeri keşfetmenin heyecanı ayrıca güzel ama doğa henüz yeni yeni uyanırken, güneşin ilk ışıklarıyla o sessizlikte kendi başına etrafı keşfetmenin hazzı çok farklı. Klişe olacak ama, tüm o görkemli jeolojik mimarı içinde minicik, nokta kadar varlığının bu evrende ne kadar küçük ve geçici olduğunu yeryüzünde en iyi hissettirecek yerlerden biri Himalayalardır herhalde. Ve tabi bir yandan da o küçücük ve jeolojik zamanda bir salise kadar bile yer bulmayan varlığınla bu koca dünyayı anlamak ve onu değiştirmenin yine senin elinde oluşunu…

manastır

Tüm o spiritüel laflar sizi bu fotoya hazırlamak içindi :p 1000 yıllık bir Budist Manastırı

Gelelim tahmin edilebileceği üzere gezinin beni en keyiflendiren diğer bir kısmına: yemek! Bir etyemez olarak, et yemenin değil de et yememenin olağan olduğu bir yerde bulunmak; gün aşırı anti-veji argümanlarla boğuşmak, hiç değilse vejetaryen oluşunun meşruiyetini ispatlamak durumunda bırkılan bünyeye çok iyi geldi 🙂 “Et yiyenler için de opsiyonlarımız bulunur” ibareleri görmek adeta bir paralel evren hissiyatı yarattı. Yine de Hindistan’ın nüfusu göz önünde bulundurulduğunda epey bir hayvansal ürün tüketimi olduğu muhakkak. Yanılmıyorsam Hindistan’da veg/non-veg oranı %50-50 kadar. Maalesef yolda sıkış tepiş kafeslerde ordan oraya süründürülen tavuklarla dolu kamyonet sahneleri görmek orda da mümkün. Yemeklerin kendisine gelecek olursak, tahmin edebileceğiniz gibi son derece baharatlı. Her ne kadar baharatlı yemek sevsem de her gün her öğün biraz fazla geliyor. Neyse ki ikinci hafta itibarıyla kendi mutfak ekibimiz olduğu için baharat faktörü biraz azaldı. Onun haricinde yemekler gayet lezzetli. Temel olarak mercimek, börülce, ıspanak, lahana ve patatesten oluşuyor. Bir de momo denilen, bizdeki hinkala benzeyen hamurlu, lezzetli bir yemekleri var. Etli de sebzeli de yapılabiliyor. Hint mutfağının en çok neyi hoşuna gitti derseniz; çeşit çeşit, hepsi birbirinden lezzetli acı sosları derim. Yemek bulduğumuzda fotoğraf çekmek gibi lüzumsuz işlerle uğraşmadığımdan bu konuda da google en iyi dostunuz diyorum. (Önümüzdeki günlerde veg momo yapımını deneyeceğimdir muhtemelen, o zaman foto paylaşırım artık)

Yazıyı bitirmeden muhtemelen merak ediyor olabileceğin son bir konuya daha kısaca değineyim. Arazi öncesi bize açık kıyafetler giymememiz özellikle söylenmişti. Evet gezi boyunca bakışlar yoğundu, ama gelen “farklı” kişiyi tanımaya çalışma, gözlemlemeden ötesi değildi bana göre. Tahmin ediyorum şehir içinde bu bakışlar ve hatta davranışlar rahatsız edici boyutlara ulaşıyordur. Ama köylerde ve kasabalarda insanlar gayet sevimli ve sıcak kanlı, meraktan öte bir ilgi gösterme durumları yok.

İşte böyle, bir maceranın daha sonuna geldik. Bu yolculukta benim sınırlarımı en çok zorlayan iki şey gürültü ve koku oldu. Her ikisi de şehirden uzaklaştıkça azalsa da özellikle benim gibi gürültüye hassas olanlar için Hindistan’a giderken yanlarında dış sesi mutlak suretle kesen bir kulaklık götürmelerini tavsiye ediyorum. Son anda götürmeye karar verdiğim kulaklığımı yanıma almamış olsaydım şu anda psikolojik tedavi görmem gerekebilirdi :p İstanbul’un gürültüsünden, kornasından, trafiğinden şikayet ederken kendini Hindistan’da bulmak…neyse kimin bedduasıysa tuttu diyeyim… Bence çok yorucu olmasına rağmen Hindistan yine de görülmesi gereken bir yer. Başka bir kültür, başka bir dünya falan değil, direkt başka bir gerçeklik… Çoğunlukla batı dünyasının kültürüne maruz kalan bizler için, aklınıza gelebilecek her olgunun alternatif bir kültürel evrime maruz kalmış halini tecrübe etmek çok ama çok ilginçti. Neyse ben kıt tasvirlerimle sizleri daha fazla yormayayım ve size tüm Himalayalar boyunca ağzıma takılan, sözleri Sabahattin Ali’nin Dağlar şiirinden Sezen Aksu şarkısıyla veda edeyim:

 

Bavyera Alpleri 01 Eylül 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 21:05

İki hafta önce Güney Almanya ve Kuzey Avusturya boyunca Alp Dağları’nda gerçekleşen bir geziye katıldım. Gezi aslında dönem içinde “Mineraller ve Kayalar” isimli bir dersin uygulama materyallerini toplamaya yönelik bir geziydi. Yaz okulundan da tanıdığım, uzaktan müstakbel eş danışmanım olan dersin profesörü sağolsun ben ve benim gibi birkaç “jeolog olmayan” lardan oluşan bir ekibi toplayıp bu hem ziyaret hem ticaret gezisini düzenledi.

Alpler özetle; Atlantik okyanusunun açılmasıyla Afrika kıtasının saat yönünün tersine hareket etmesi suretiyle İtalya plakasını Avrupa’ya doğru itmesi sonucu pörtlemiş bir dağ sırası oluyor (nasıl, güzel jeoloji öğrenmiş miyim :)).

Tabi bu stres bunla da kalmıyor..Alplerin biraz ötesinde Ren grabeni (Rheingraben) çökerken, grabenin iki yakası da yükseliyor. Yükselen yerler aşınıyor aşınıyor ve alttaki çook eski kayaçlar açığa çıkıyor, teee Prekambriyen’den kalma ben diyim 3 siz diyin 3.5 milyar yaşında! Neyse efenim bunun pek güzel bir fotoğrafını çekememişim, ama size güzel bir orta Triassic kireçtaşı mostrası fotoğrafı vereyim onun yerine:

Nurtopu gibi bir fay, bu fay o kadar güzeldi ki aşağı doğru nasıl sönümlendiğini bile görebilmek mümkündü ama bitkiler denk gelmiş:

Klasik bir “Alpler” peyzajı:

Fotoğraf makinam güzel makro çekim yapmıyor maalesef yoksa size ne fosiller göstericektim ama 🙂 Bu elimde görmüş olduğunuz bir(den fazla) foraminifer fosili, taşın kendi matriksine gömülü halde bulunan gördüğünüz o beyazlıkların hepsi foraminifer fosili:

Bu gezi sırasında en çok dikkatimi çeken, doğanın bozunmadan korunmuş ama bir o kadar da insanla buluşturulmasına özen gösterilmiş olmasıydı..Aklınıza gelmeyecek oyuklarda, kanyonlarda hep bir patika, tutunacak bir korkuluk vs bulmak mümkündü, 5 aylık bebesini kapan aile, yürüyüş bastonlarını eline alan teyzeler amcalar o vadi senin bu şelale benim geziyordu:

Islak toprakta bir Geyik ayakizi:

2033 metreye çıktım şahitlerim var (2033m ne ki yav):

İster tırmanıp teleferikle inersiniz, ister teleferikle çıkıp yürüyerek inersiniz. Biz maalesef ikincisini yaptık, bütün gün in babam in..o gün 8 saat yürüdük:

İndim ama pek zor oldu, helöö:

Bu işin şakası yok hehe:

 

İşte burası ammonite fosilimi bulduğum yer, bir jeolojik park:

Ne tatlı değil mi 🙂 (diyerekten tür ismini bilmediğimi geçiştirmeye çalışayım):

Ammonite fosilimle bitireyim, aslında bu sadece iz fosil yani canlının kendisi değil sadece kabuğunun izi fosilleşmiş. Fotoğraf makinamla makro çekim yapamadığımı söylemiş miydim?:

 

Potsdam 20 Haziran 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 07:41

Hazır internetim yokken ve zaman bulabiliyorken bir yazı yazayım Potsdam’la ilgili. Şimdilik 6 aylığına buralardayım, burs bulursam doktoramı burada yapacağım. Aslında doktoraya kabul edildim ama okul şimdilik 6 aylığına destekleyebiliyor beni, bakalım ilerisi kısfmet 🙂 Potsdam çok şahane bi yer, şimdi internetim olmadığı için çok tarihini vs anlatacak kaynağım yok ama zaten her bir yeri için ayrı yazılar yazacağım. Benim kampüsüm ünlü Park Sanssouici’nin içinde, gerçi çalışacağım konuya bağlı olarak Golm kampüsüne de gitmem söz konusu olabilir. Buralar hep böyle saraylar, bahçeler, tarihi bilimum yapı ve parklarla dolu, sessiz sakin on numara bir yer yaşamak için. Özellikle İstanbul’dan illallah demiş biri olarak burda 10 yaş gençleşip gerçek yaşıma geri dönebilmeyi umuyorum. Neyse efenim, cuma-cumartesi yerleşmekle ve alışverişle uğraştıktan sonra bugün yani pazar etrafı görmeye çıkayım dedim. Henüz bisikletim yok, İstanbul’dakini de getiremedim ama en kısa zamanda bir bisiklet edinmeli burda.  O yüzden hem koşayım hem de etrafı bir kolaçan edeyim dedim 🙂

Burası yurt odası..kendi tuvaleti-duşu bir de ufak ocağı ve lavabosu var..e ben deha ne isterim zaten, tek başıma da kalıyorum, miss. Koşmadan önce biraz esnemek iyidir iyi..

 

 Golm tarafına doğru çıktım yola. Hava soğuk değil ama pek bir yağmurlu ve rüzgarlı. Her yer yemyeşil, evler hep müstakil. Potsdam öğrenci şehri mi emekli şehri mi hala tam karar veremesem de ben her ikisi gibi de hissettiğim için burayı sevdim bile.

 

Şu tarlanın içinden böyle gladyatör gladyatör geçesim gelmedi değil ama sonra böceği var yılanı var kim uğraşcak dedim koşmaya devam ettim hehe.

 Max Planck’lardan biri de bu taraftaymış, bilmiyordum ama orayı da arada sırada ziyaret ederim gibime geliyor.

 

Meren hem bisiklet sürüp hem fotoğraf çekebiliyormuş..ben hem koşup hem fotoğraf çekebiliyorum, hı-hı evet :p

 

 Önümüzdeki günlerde en sık bulunacağım mekanlardan birisi de bu park olacak gibi gözüküyor. Sevdiceğime 2 saate kadar dönerim diyip yanıma telefon almadığım için bugünlük kaybolmayayım diye içine girmedim ama Belgrad ormanını aratmayacak sanırım. Dürbünümü de getirdim neyse ki..

 

“Dikkat baykuş çıkabilir”..demiyor tabi ama onu demeye getiriyor koruma alanıymış :’)

 

 Meşhur Park Sanssouci..Yanda biraz açıklama var ama önümüzdeki günlerde sırf Park Sanssouci’ye özel bir yazı yazmayı düşünüyorum. Bu uyduruk yazıda harcanmayacak kadar harika yapılar var içinde..

 

Ve tabii ki Botanischer Garten..Burasıyla ilgili de ayrı bir yazı hatta birkaç yazı yazacağım. Zira her günümü burada geçirmeyi planlıyorum, müstakbel enstitüm de içeride zaten. Enstitüm Golm’de olsa bile yurdum buraya 15 dakikalık yürüyüş mesafesinde.

 

Botanischer Garten’dan bir kare..dediğim gibi asıl başka yazıya saklıyorum burayı.. Belki sırf ladinlere özgü bir yazıyla başlarım, çok güzeller.

Bunların hepsi ve daha fazlası (bir biyosfer parkı, doğa parkı ve doğa tarihi müzesi…) benim bulunduğum yer merkez olmak üzere 4km yarıçapında bir dairesel alanın içinde..Tabi bu alanda olmayan ama gitmeye can attığım bir yer daha var; Telegrafenberg. Bu 6 aya sığdırabilir miyim bilmiyorum ama (sonra ne olacağım belli olmadığı için sığdırsam iyi olur) elime Humboldt’un kitaplarını alıp, onun gezdiği yerleri gezmek, mümkünse bir mini doğa tarihi yazı dizisi yazmak da istiyorum. Geçen sene gezip görüp yazmadığım onca yazı daha dururken, bu söz verdiğim yazıların hangilerini yazabileceğim bakalım görücez 🙂

 

Berlin Doğa Tarihi Müzesi (museum für naturkunde) 24 Ağustos 2010

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm,Müzeler — naturalis histeria @ 12:49

Bu yaz epey yer gezip gördüm. Uygar’la artık geleneğimiz olduğu üzere gittiğimiz yeni bir şehirde ilk gittiğimiz yerler (varsa) doğa tarihi müzeleri, dolayısıyla ben de ilk özgün yazımda bir doğa tarihi müzesini anlatayım istedim 🙂 Aslında gittiğimizden bu yana neredeyse 2 ay olacak, pek çok ayrıntıyı unuttum maalesef ama yine de fotoğraflardan hatırladığım kadarıyla yazayım Berlin Doğa Tarihi Müzesi hakkında. İlk gittiğimiz doğa tarihi müzesi Londra Doğa Tarihi Müzesi aslında ama ona gideli 1 sene oluyor, önümüzdeki aylarda yeniden gitme fırsatı bulabilirsem Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni de bir başka yazıda anlatırım 🙂

Öncelikle hiç doğa tarihi müzesine gitmediyseniz, olur da sırf doğa tarihi müzesi gezeyim diye bir yurtdışı seyahati planlıyorsanız Berlin Doğa Tarihi Müzesi size göre bir yer diyemem. Özellikle İngilizce’den başka yabancı dil bilmiyorsanız, Alman kardeşlerimiz Almanca’dan başka bir dilde açıklama koyma gereği duymamışlar çoğu sergiye. (Aynı şey Paris Doğa Tarihi Müzesi için de geçerli ama ona ayrıntılı olarak başka bir yazıda değineceğim). İkincisi biraz sönük bir enerjisi var, ilk kez doğa tarihi müzesi görecek bir insan için pek de cesaret verici sayılmaz, tabii Londra Doğa Tarihi Müzesi’ne göre (orası pek bir cıvıl cıvıldı, zaten duyduğuma göre müdürü tek rakibim Disneyland diyen bir abimizmiş). Ama bir doğa tarihi müzesinden ne beklediğinize göre durum değişir. Şahsen ben Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ciddiyetini, disiplinini ve bazı koleksiyonlarını Londra’dakinden daha çok beğendim. Neyse efendim gelelim müzenin kendisine. Müzemiz Berlin’de ulaşımı kolay bir noktada olup biz gittiğimizde parazitlerle ilgili özel bir segisi bulunmaktaydı.

 

Bir Doğa Tarihi Müzesi klasiğidir ki girişte dinozor iskeletleriyle karşılaşırsınız. Buradaki dinozor bölümü çok büyük olmamakla beraber çok güzeldi.

Holün dört tarafına yerleştirilmiş platformlarda bulunan dürbünleri hangi dinozora çevirirseniz dinozorlar bir anda ete bürünüp doğal ortamlarında canlanıyor, otçulsa ot yiyor, etçilse avlanıyor, su içiyor, rakipleriyle ya da avcısıyla dövüşüyor, hatta T-Rex size doğru koşuyor bile 🙂 (Efendim T-Rex’in biri bir gün size doğru koşacak olursa hiç kımıldamayınız ve de ses çıkartmayınız, bunu tüm Jurassic Park izlemişler zaten biliyordur zira T-Rex’in gözleri çok küçüktür, hareket etmezseniz sizi kolay kolay göremez, her zaman böyle doğrusal bir ilişki olmayabilir ama T-Rex özelinde böyle, neyse dinozorlarla ilgili bir yazı da olacak yakında umarım) Sevimli otçulumuz dev Brachiosaurus iskeleti de yine insanı en çok etkileyen doğa tarihi müzesi unsurlarından biriydi elbette. 13.27m uzunluğundaki 150 milyon yıl yaşındaki iskeletin bir de Guinness sertifikası mevcut (sağda). Müze turumuzun devamında yeryüzü ve yer bilimleriyle ilgili sergiler vardı. Tabi bunlar benim ayrıca ilgimi çektiği için burada çok yer vermiyorum her biriyle ilgili ayrı bir yazı yazabilirim diye umuyorum. Yine oldukça sade ama sanırım gördüklerimiz arasında en güzel anlatımlılardan biri olmak üzere hominid evrimi üzerine bir bölüm de ayrılmıştı. İlk yazım olması sebebiyle müzenin kendisini anlatmakta ziyade yazacaklarımın habercisi bi yazı oldu bu ama hominid evrimi üzerine süper bir yaz okuluna gidiyorum eylülde Kenya’da. Ordan gelince bol bol hominid evrimi üzerine yazı yazacağımdır 🙂

Güzelim dioramalar (canlandırma diyelim), doldurulmuş hayvanlar, bitoçeşitlilik vurgusu ve karşılaştırmalı anatomi sergileri…Almanlar gerekeni yapmış 🙂 Aşağıda doldurulmuş hayvanların nasıl hazırlandığına dair bir minifotoroman var:

Çok güzel bir de fosil bitki sergisi vardı, fotoğraflarda görülebiliyorsa türlerini ve kaç milyon yıl önce yaşamış oldularını etiketlerinden okuyabilirsiniz umarım:


Bu fosil bitkiler bize yaşadıkları zamanın koşulları hakkında çok miktarda bilgi verirler. Sırf yaprak şekillerine bakarak bile geçmiş iklim, jeolojik yapı ve bitki örtüsü konusunda fikir edinmek mümkündür. Bunun yanında bu fosillere uygulanabilecek pek çok test ile bilim insanları jeolojik devirler boyunca iklimlerin nasıl olduğunun yapbozunu parça parça çözüyorlar, ama bununla ilgili de ayrı bir yazı yazacağım çünkü bu yaz yaptığım en önemli şeylerden biri de Urbino’da (İtalya) gerçekleştirilen bir paleoiklim yaz okuluna katılmak oldu [paleo = geçmiş].

Almanya diyip doğa tarihi diyip de Alexander von Humboldt’u anmamak çok ayıp olur ama bu ayki NTVBilim’de Nüzhet Hoca’mın oldukça güzel bir yazısı var, blogda o yazıya yer vermeyi düşünüyorum. Olmazsa da Humboldt için kendim ayrı bir yazı yazmalıyım zaten. Yine de kendisine doğa tarihine yaptığı katkılardan ötürü buradan da selam çakalım.

Efenim çok güzel bir mineroloji koleksiyonu ve de astronomi bölümü  de vardı Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ancak Carnegie Doğa Tarihi Müzesinde gördüğüm en güzel mineroloji koleksiyonu, Amerika Doğa Tarihi Müzesi’nde de gördüğüm en güzel astronomi bölümü ve planetaryum olduğu için mineroloji ve astronomiyle ilgili bir şey koymuyorum buraya. Asıl anlatmam gereken yazının başında da bahsettiğim parazit sergisiydi belki ama efenim hem çok yorulduğumuzdan hem de çok hazzetmediğimizden o bölümü pek ayrıntılı gezmedik itiraf ediyorum ki. Evet doğa tarihçisi ya da doğa tarihi sevdalısı bir insan ne yorulur ne de bir şeylerden hazzetmemek gibi bir lüksü olabilir belki ama bu seferlik idare edin 🙂 Berlin Doğa Tarihi ile ilgili anlatacaklarım burada bitiyor, zaten özetle “şunlar şunlar vardı ama onları ilerde yazacağım” yazısı oldu bu ama ileride daha spesifik konulara el atmayı planlamaktayım kısfmetse..

“Evolution in Action : For millions of years now evolutionary processes have continued to produce new forms of life and new habitats and have created an overwhelming diversity of animals and plants”

“Evrim iş başında: Milyonlarca yıldır evrimsel süreçler, yeni yaşam formları ve yeni yaşam alanları üretmeye devam etmiş ve inanılmaz bir hayvan ve bitki çeşitliliği yaratmıştır.”