Naturalis Histeria

everything is self-evident

Zürafa dövüşü 17 Mart 2012

Filed under: Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 20:08

Zürafaları çok severim, bana çok huzur veriyorlar, özellikle tek başlarına dolanır, buldukları akasya ağaçlarını kemirirlerken. Ama bu zürafalar biraz huysuz hayvanlar galiba, ne zaman üç beş tanesi bir araya gelse ikisi kavga ediyor. Bu ikiliyi 2011 yazında Kenya’da çekmiştim.

Zürafalarla ilgili ağzınızı açık bırakacak gerçekler öğrenmek istiyorsanız Inside Nature’s Giants’ın zürafa bölümünü izlemelisiniz.

 

Round 1

 

Round 2

Reklamlar
 

Green Crater Lake Hipposu 16 Mart 2012

Filed under: Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 22:03

İki yıldır Kenya’da kendisini ziyaret ettiğim, geçtiğimiz yaz su içmek için gölden çıkarken videosunu çektiğim hippo:

 

Gölden çıkarken…

 

Göle dönerken…

Göle dönerkenki atikliği biraz korkutucu mu ne 🙂

 

Bavyera Alpleri 01 Eylül 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 21:05

İki hafta önce Güney Almanya ve Kuzey Avusturya boyunca Alp Dağları’nda gerçekleşen bir geziye katıldım. Gezi aslında dönem içinde “Mineraller ve Kayalar” isimli bir dersin uygulama materyallerini toplamaya yönelik bir geziydi. Yaz okulundan da tanıdığım, uzaktan müstakbel eş danışmanım olan dersin profesörü sağolsun ben ve benim gibi birkaç “jeolog olmayan” lardan oluşan bir ekibi toplayıp bu hem ziyaret hem ticaret gezisini düzenledi.

Alpler özetle; Atlantik okyanusunun açılmasıyla Afrika kıtasının saat yönünün tersine hareket etmesi suretiyle İtalya plakasını Avrupa’ya doğru itmesi sonucu pörtlemiş bir dağ sırası oluyor (nasıl, güzel jeoloji öğrenmiş miyim :)).

Tabi bu stres bunla da kalmıyor..Alplerin biraz ötesinde Ren grabeni (Rheingraben) çökerken, grabenin iki yakası da yükseliyor. Yükselen yerler aşınıyor aşınıyor ve alttaki çook eski kayaçlar açığa çıkıyor, teee Prekambriyen’den kalma ben diyim 3 siz diyin 3.5 milyar yaşında! Neyse efenim bunun pek güzel bir fotoğrafını çekememişim, ama size güzel bir orta Triassic kireçtaşı mostrası fotoğrafı vereyim onun yerine:

Nurtopu gibi bir fay, bu fay o kadar güzeldi ki aşağı doğru nasıl sönümlendiğini bile görebilmek mümkündü ama bitkiler denk gelmiş:

Klasik bir “Alpler” peyzajı:

Fotoğraf makinam güzel makro çekim yapmıyor maalesef yoksa size ne fosiller göstericektim ama 🙂 Bu elimde görmüş olduğunuz bir(den fazla) foraminifer fosili, taşın kendi matriksine gömülü halde bulunan gördüğünüz o beyazlıkların hepsi foraminifer fosili:

Bu gezi sırasında en çok dikkatimi çeken, doğanın bozunmadan korunmuş ama bir o kadar da insanla buluşturulmasına özen gösterilmiş olmasıydı..Aklınıza gelmeyecek oyuklarda, kanyonlarda hep bir patika, tutunacak bir korkuluk vs bulmak mümkündü, 5 aylık bebesini kapan aile, yürüyüş bastonlarını eline alan teyzeler amcalar o vadi senin bu şelale benim geziyordu:

Islak toprakta bir Geyik ayakizi:

2033 metreye çıktım şahitlerim var (2033m ne ki yav):

İster tırmanıp teleferikle inersiniz, ister teleferikle çıkıp yürüyerek inersiniz. Biz maalesef ikincisini yaptık, bütün gün in babam in..o gün 8 saat yürüdük:

İndim ama pek zor oldu, helöö:

Bu işin şakası yok hehe:

 

İşte burası ammonite fosilimi bulduğum yer, bir jeolojik park:

Ne tatlı değil mi 🙂 (diyerekten tür ismini bilmediğimi geçiştirmeye çalışayım):

Ammonite fosilimle bitireyim, aslında bu sadece iz fosil yani canlının kendisi değil sadece kabuğunun izi fosilleşmiş. Fotoğraf makinamla makro çekim yapamadığımı söylemiş miydim?:

 

Tanıştırayım 10 Temmuz 2011

Filed under: Doğa Tarihi,paleo — naturalis histeria @ 13:49

Yaklaşık 4 kilogram ağırlığında karasal bir memeli düşünün. Yaşayan en yakın akrabaları filler ve  sirenyanlar (deniz inekleri) olsun. Pofuduk ayak tabanlarıyla tahmin edemeyeceğiniz tırmanma yetenekleri, diğer bitkiyle beslenen hayvanlarınkine benzemeyen (ancak fildişini andıran ;)) ilginç kesici dişleri olsun.

Ama ilginçlikleri bununla da bitmesin. İdrarını yaptığı ve dışkıladığı yer konusunda seçici olsun ve nesiller boyunca (bin yıllar boyu) defalarca aynı yere dışkılasın. Sonra da paleoiklimciler bu fosilleşmiş dışkılardan geçmiş iklimleri tahmin etsinler. Tanıştırayım..Hyrax, Procavia capensis

Ben de kendisiyle geçen yaz Kenya, Hell’s Gate Milli Parkı‘nda tanıştım (tanışma anımız yukarıda :)). Bu miniğin dışkısı eşi bulunmaz paleoiklimsel ve çevresel ipuçları içeriyor. Bunun üç önemli nedeni var: Birincisi az önce de değindiğim gibi binyıllarca (bazı örnekler 30.000 yıl geriye gidebiliyor!) aynı yere dışkılamaları. İkincisi bu hayvanların kayalık yerlerde yaşamaları ve bu kayalık bölgelerde her zaman istenildiği gibi derin karot örnekleri alınamaması. Üçüncüsü ise benzer türlerin daha iri taneli dışkılarına göre daha fazla üre oranına sahip bu dışkının, stratigrafik olarak bir bütünlük yani süreklilik sağlaması.

İdrarlı dışkı kristalleşerek, bu kayalık ve kuru bölgelerde başka türlü elde edilemeyecek paleoiklimsel vekiller (proxy) oluşturuyor. İlk kez Güney Afrika’lı polen bilimci Louis Scott tarafından, içerdiği polenler açısından incelenen hyrax dışkısı artık moleküler seviyede araştırılıyor. Paleoiklimciler, fosilleşmiş dışkılardaki kararlı azot izotoplarından elde ettikleri verilerle geçmişteki bitki örtüsüne, nem miktarına ve iklimsel koşullara dair çıkarımlarda bulunabiliyorlar.

Kayalıklardan dışkı örneklemesi yapılırken.

Dışkının in situ ve kesit görüntüleri.

İlgili birkaç makale:

A record of rapid Holocene climate change preserved in hyrax middens from southwestern Africa

The potential of pla

nt biomarker evidence derived from rock hyrax middens as an indicator of palaeoenvironmental change

Evidence for progressive Holocene aridification in southern Africa recorded in Namibian hyrax middens: Implications for African Monsoon dynamics and the ‘‘African Humid Period’’

 

Potsdam 20 Haziran 2011

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm — naturalis histeria @ 07:41

Hazır internetim yokken ve zaman bulabiliyorken bir yazı yazayım Potsdam’la ilgili. Şimdilik 6 aylığına buralardayım, burs bulursam doktoramı burada yapacağım. Aslında doktoraya kabul edildim ama okul şimdilik 6 aylığına destekleyebiliyor beni, bakalım ilerisi kısfmet 🙂 Potsdam çok şahane bi yer, şimdi internetim olmadığı için çok tarihini vs anlatacak kaynağım yok ama zaten her bir yeri için ayrı yazılar yazacağım. Benim kampüsüm ünlü Park Sanssouici’nin içinde, gerçi çalışacağım konuya bağlı olarak Golm kampüsüne de gitmem söz konusu olabilir. Buralar hep böyle saraylar, bahçeler, tarihi bilimum yapı ve parklarla dolu, sessiz sakin on numara bir yer yaşamak için. Özellikle İstanbul’dan illallah demiş biri olarak burda 10 yaş gençleşip gerçek yaşıma geri dönebilmeyi umuyorum. Neyse efenim, cuma-cumartesi yerleşmekle ve alışverişle uğraştıktan sonra bugün yani pazar etrafı görmeye çıkayım dedim. Henüz bisikletim yok, İstanbul’dakini de getiremedim ama en kısa zamanda bir bisiklet edinmeli burda.  O yüzden hem koşayım hem de etrafı bir kolaçan edeyim dedim 🙂

Burası yurt odası..kendi tuvaleti-duşu bir de ufak ocağı ve lavabosu var..e ben deha ne isterim zaten, tek başıma da kalıyorum, miss. Koşmadan önce biraz esnemek iyidir iyi..

 

 Golm tarafına doğru çıktım yola. Hava soğuk değil ama pek bir yağmurlu ve rüzgarlı. Her yer yemyeşil, evler hep müstakil. Potsdam öğrenci şehri mi emekli şehri mi hala tam karar veremesem de ben her ikisi gibi de hissettiğim için burayı sevdim bile.

 

Şu tarlanın içinden böyle gladyatör gladyatör geçesim gelmedi değil ama sonra böceği var yılanı var kim uğraşcak dedim koşmaya devam ettim hehe.

 Max Planck’lardan biri de bu taraftaymış, bilmiyordum ama orayı da arada sırada ziyaret ederim gibime geliyor.

 

Meren hem bisiklet sürüp hem fotoğraf çekebiliyormuş..ben hem koşup hem fotoğraf çekebiliyorum, hı-hı evet :p

 

 Önümüzdeki günlerde en sık bulunacağım mekanlardan birisi de bu park olacak gibi gözüküyor. Sevdiceğime 2 saate kadar dönerim diyip yanıma telefon almadığım için bugünlük kaybolmayayım diye içine girmedim ama Belgrad ormanını aratmayacak sanırım. Dürbünümü de getirdim neyse ki..

 

“Dikkat baykuş çıkabilir”..demiyor tabi ama onu demeye getiriyor koruma alanıymış :’)

 

 Meşhur Park Sanssouci..Yanda biraz açıklama var ama önümüzdeki günlerde sırf Park Sanssouci’ye özel bir yazı yazmayı düşünüyorum. Bu uyduruk yazıda harcanmayacak kadar harika yapılar var içinde..

 

Ve tabii ki Botanischer Garten..Burasıyla ilgili de ayrı bir yazı hatta birkaç yazı yazacağım. Zira her günümü burada geçirmeyi planlıyorum, müstakbel enstitüm de içeride zaten. Enstitüm Golm’de olsa bile yurdum buraya 15 dakikalık yürüyüş mesafesinde.

 

Botanischer Garten’dan bir kare..dediğim gibi asıl başka yazıya saklıyorum burayı.. Belki sırf ladinlere özgü bir yazıyla başlarım, çok güzeller.

Bunların hepsi ve daha fazlası (bir biyosfer parkı, doğa parkı ve doğa tarihi müzesi…) benim bulunduğum yer merkez olmak üzere 4km yarıçapında bir dairesel alanın içinde..Tabi bu alanda olmayan ama gitmeye can attığım bir yer daha var; Telegrafenberg. Bu 6 aya sığdırabilir miyim bilmiyorum ama (sonra ne olacağım belli olmadığı için sığdırsam iyi olur) elime Humboldt’un kitaplarını alıp, onun gezdiği yerleri gezmek, mümkünse bir mini doğa tarihi yazı dizisi yazmak da istiyorum. Geçen sene gezip görüp yazmadığım onca yazı daha dururken, bu söz verdiğim yazıların hangilerini yazabileceğim bakalım görücez 🙂

 

Inside Nature’s Giants 16 Eylül 2010

Filed under: belgesel,Dawkins,Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 09:12

Inside Nature’s Giants yani Doğanın Devlerinin İçinde tüm doğa tarihi sevdalılarının izlemesi gereken bir belgesel. 2009’da Channel 4’da başlayan bu İngiliz yapımı doğa tarihi belgeseli ayrıca BAFTA ödüllü. Sunucu Mark Evans ve sık sık boy gösteren misafir evrimsel biyologumuz Richard Dawkins de cabası. Ayrıca şirin mi şirin, akılküpü, larynx yani ses kutusu delisi Joy Reidenberg’in muazzam katkılarıyla doğanın devlerini daha önce görmediğiniz hallerde, daha önce bilmediğiniz bir sürü yeni şey öğrenerek görebilirsiniz. Bir de hayvanların adaptasyonlarını, insan bedeninde işleyen durumu göstermek üzere kendi bedeninde deneyen biyologumuz Simon Watt var.

Kimi zaman veteriner okulunun ameliyathanesinde kimi zamansa bir sahil kıyısında veya orman kenarında inceledikleri hayvanları önce bir güzel deşiyorlar. Sonra başlıyorlar anlatmaya; derisinden bağırsaklarına, midesinden karaciğerine, bacaklarından boynuna, beyninden ses kutusuna, evriminden davranışlarına kadar o hayvancağızı bir güzel tanıyorsunuz. Doğal seçilime ve doğanın kendisine bir kez daha aşık oluyor hayvanlara hayran kalıyorsunuz. Karşılaştırmalı anatominin yanı sıra evrimsel geçmişlerini de sade ve anlaşılır bir şekilde anlatıyorlar.

Çekimler ve kullanılan teknik de oldukça iyi. Et, kan, organ görmekten çok rahatsız olmuyorsanız kolaylıkla izleyebileceğiniz, heyecanını hiç yitirmeyen, animasyonlarıyla dünyanızı aydınlatan bu belgeseli şiddetle tavsiye ediyorum. Yağdan topuklular üzerinde yürüyen ve kendi türlerine ait kemikler bulunca tanımaya çalışan filler; uzay giysilerine ilham veren bacakları ve daha pek çok ilginç adaptasyonlarıyla zürafalar; kızılötesi görüşlü pitonların körelmiş arka üyeleri, asimetrik organları ve döllenmeye hazır yumurtaları; midesini kusabilen, ağzındaki dişleri derisinden gelen (?!) büyük beyaz; dinozorlar yokolurken bile hayatta kalan, dünyanın en güçlü çenesine sahip 3 aortalı afrika timsahı; derisinin altında aslında kaplandan bir farkı olmayan aslanın nasıl kükrediği; yaşayan en yakın akrabaları hipopotam olan balinaların nasıl bu kadar büyüyebildiği…hepsi ve daha fazlası Doğanın Devlerinin İçinde’de!! Ey naturalistler izleyin, izlettirin 🙂

Güncelleme: (10.07.2011) Yukarıda bahsettiğim bölümlerin haricinde Dev Mürekkepbalığı (The Giant Squid) ve Kutup Ayısı (The Polar) bölümleri de seriye eklenmiş bulunuyor. İzlerken ağzınızı kapamakta zorlanacaksınız (kimi zaman hayranlıktan kimi zaman şaşkınlıktan kimi zaman iğrenmekten :p)

Güncelleme 2: (17.08.2011) Sperm whale’in ismi nereden geliyor merak ediyorsanız bu bölümü izlemelisiniz 🙂 Yine çok etkileyici ve eğlenceli bir bölüm.

 

 

En uzağa tırmanan adam: Alexander von Humboldt 08 Eylül 2010

Filed under: alıntı,Doğa Tarihi,harika insanlar,Humboldt — naturalis histeria @ 16:48

(Bu yazı NTVBLM Ağustos 2010 sayısının “Kahramanım” köşesinden alınmıştır.) Yazan: Prof. Dr. Nüzhet Dalfes

Neden Humboldt? Çünkü Humboldt  (1769-1859) Orta ve Güney Amerika’da yaptığı gözlemlerle çağdaş biyocoğrafyanın temellerini atmıştır. Çünkü Darwin onun kitaplarını ilgilyle, sayfa kenarlarına notlar düşerek okumuştur. Çünkü ayrıntılı ve yaygın gözlemlere dayalı yeni bir bilimsel yaklaşım başlatmıştır; 1836’da Londra Kraliyet Cemiyeti’ni ve Britanya Hükümeti’ni kolonilerde gözlem istasyonları kurmaya ikna etmiştir.

Alexander von Humboldt 1769’da Berlin’de Prusyalı bibaşı bir baba ve Fransız kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi tarafından siyasi bir kariyere yönlendirilmek istenen Alexander, 1787’de Frankfurt Üniversitesi’nde siyaset ve finans eğitimine başladı. Çok geçmeden küçük yaşlarında onu yakalayan doğa tarihi tutkusu üstün geldi ve 1789’da Göttingen Üniversitesi’ne yazılıp fizik, anatomi ve zoolojiye yöneldi. Ren Nehri bazaltlarının minerolojisini inceleyen ilk eserini 1790’da yayımladı. 1791’de Freiberg Maden Okulu’nda aldığı eğitim sonrası maden müfettişi olarak atandı. Kısa zamanda genel müfettişliğe yükseldiyse de, 1797’de bu sektörden ve kamu hizmetinden ayrıldı.

Tirol Alpleri’nde bilimsel gözlemler yaptı; sonradan tüm dünyada kullanılacak meteoroloji gözlem yöntemlerini geliştirdi. 1798’de Paris’e yerleşti. Bitkiler Bahçesi’nde, Paris Gözlemevi’nde, Institut de France’da çalışmalar yaptı; Cuvier, Jussieu, Lamarck, Laplace gibi bilim insanlarıyla tanıştı.

Davet edildiği Güney Amerika araştırma seferleri iptal edilince, bir cerrah ve amatör doğabilimci olan Aimé Bonpland ile Mısır’da Napoléon’un birliklerini izleyen bilim seferine katılmaya niyetlendiler, fakat koşullar onları İspanya’ya götürdü. Kral ve kraliçeden aldıkları izinlerle “doğa kuvvetlerinin etkileşimlerini ve coğrafi çevrenin bitki ve hayvan hayatı üzerindeki etkilerini keşfetmek” amacıyla 5 Haziran 1799’da Le Pizarro gemisiyle Venezuela’ya doğru yola çıktılar. 16 Temmuz’da Caracas’ın doğusundaki Cumaná’ya vardılar. Humboldt yolda astronomi, meteoroloji, manyetizma gözlemelri, deniz suyu sıcaklığı ve kimyasal bileşimiyle ilgili incelemeler yaptı.

Humboldt ve Bonpland, Orinoco ve Amazon Nehirleri arasındaki doğal Casiquiare Kanalı’nı keşfetmek ve Orinoco’nun kaynağını bulmak için yola çıktılar. O zamana dek bilinmeyen sayısız hayvan ve bitki örnekleri topladılar; nehir sıcaklığını, toprağını, havayı, manyetik alanın eğimini ölçtüler.

Güney Amerika’dan sonra istikamet Küba’ydı. Bir yıl boyunca sayısız hayvan ve 20.000 bitki örneği topladılar. Bu çalışmalar Humboldt’un “Küba’nın ikinci fatihi” olarak adlandırılması için yeterliydi. Küba’dan sonra yolları tekrar Güney Amerika’ya, bu sefer And Dağları’na düştü: Humboldt, Chimborazo Volkanı’nın zirvesine (Yer’in basıklığının sonucu, yeryüzünün Yer’in merkezinden en uzak noktası) tırmanarak büyük ün kazandı. Sismoloji ve bitki coğrafyası gözlemleri yaptı; volkanın bitki örtüsünü haritaladı.

Gezileri onları Peru’ya, Meksika’ya, ABD’ye götürdü. O zamanın başkanı Thomas Jefferson ile dostlukları, yazışmaları Jefferson’un 1826’daki ölümüne dek sürdü.

Rusya ve Prusya hükümetlerinin önerisiyle arkadaşlarıyla 1829’da, 25 hafta sürecek ve 15.472 km’nin kat edildiği bilimsel Sibirya seferine çıktı; gezi boyunca manyetik ve meteorolojik gözlemler yaptı. Yer’in manyetik alanının uzam ve zamanda değişimi Humboldt’un ilgi alanı olmuştur.

Manyetik alanın şiddetinin ekvatordan kutuplara doğru azaldığını ve manyetik eğimin enlemle değiştiğini ortaya koyan, “manyetik fırtına” deyimini  öneren Humboldt olmuştur. Bonpland ile Amerikalara yaptığı gezinin gözlemlerini 30 cilt halinde yazıya dökmek Humboldt’un 21 yılını aldı. Le voyage aux régions equinoxiales du Nouveau Continent (Yeni Kıta’nın Dönencelerarası Bölgelerine Gezi) tüm bulgularını belgelediği dev bir eser olarak ortaya çıktı.

İlk iki cildi 1845-1847 arasında yayımlanan kitabı Kosmos, Humboldt’un bir anlamda coğrafya ve doğabilimlerinin çeşitli yönlerini tartıştığı, özellikle Britanya’da ve ABD’de popüler olmuş bir eseridir; 1827-28 kışında Berlin Üniversitesi’nde verdiği dersleri dayanak alır.

Bilimsel araştırmaya yaklaşımıyla Humboldt, küresel kapsamlı, nicel yer sistem bilimlerinin önem kazandığı günümüzde, tarihsel bir öncüdür. Yer’in fiziksel ve kimyasal özelliklerinin zamanının en iyi teknolojileriyle ve geniş bir coğrafyada ölçülmesine verdiği önem kadar, canlıların dağılımı/çeşitliliği arasındaki ilişkiyi fiziksel/kimyasal parametrelerle anlamaya yönelik kapsamlı örnekleme çalışmalarıyla da “çağdaşımız” bir bilim insanıydı. Yer’i anlamanın doğa bilimlerine bütüncül bir yaklaşımdan geçtiği mesajını çok açık bir şekilde, bundan iki yüzyıl önce vermişti!