Naturalis Histeria

everything is self-evident

Himalayalar 19 Eylül 2013

Filed under: gittim gördüm — naturalis histeria @ 16:47

Ta nerelere gittim ya ben bu sefer! 55 milyon yıldır Dünya’nın özene bezene inşa ettiği çatıya bi çıkıp geldim! Üniversitemin düzenlediği bir arazi okulu vesilesiyle gittiğim Kuzeybatı Hindistan’da, 2,5 haftada Himalayaları boydan boya geçtiğim bu geziyi yazmadan edemedim. Ama bu yazıda daha ziyade kendi kişisel  tecrübelerimi aktaracağım, eğer Almanca biliyorsan ve merak ediyorsan, seyahatin jeoloji kısmıyla ilgili daha detaylı okumayı şu blogdan yapabilirsin.

him7

dağlar dağlaaaaaaaaaaar

Öncelikle, büyük resimde, Hindstan çok güzel bir ülke. Doğası da jeolojisi de hayret uyandırıcı. Yaşam fışkıran yemyeşil yağmur ormanlarından, zamanın donduğu buzullara her tür ortamı barındıran muhteşem bir yer. Fakat… çok kalabalık!  Gitmeden önce Hindistan’ın ne kadar kalabalık ve birim alan başına düşen kişi sayısının ne kadar yüksek olduğunu elbette biliyordum ama gördüğümde inanmakta gerçekten zorlandım. Seyahatimiz boyunca öyle ücra köşelere gittik ki, dünyanın başka bir yerinde olsa buraya bin yıldır insan uğramamıştır dersin ama Hindistan’da öyle bir kavram yok 🙂 Her an virajı döndüğünde karşına sürpriz bir köy çıkabilir, ıpıssız yolda giderken yol kenarında öğle yemeğini yiyen insanlara rastlayabilirsin. Öyle patikalar, öyle yollar var ki insan ya bu insanlar buraya kadar nerden nasıl gelmiş olabilir diye şaşırmaktan kendini alamıyor. Bu anlattığım elbette şehirden uzak kısımlar için geçerli. Şehir ise… gelelim şehre…

him2

Nako. Dağların arasında tipik bir köy.

Maceramız Delhi’yle başladı. Yeni Delhi büyük ve gelişkin bir şehir.  Şehri tanıma fırsatımız pek olmadı, uçakla indikten sonra metroyla tren istasyonuna geldik ve trenle Chandigarh’a geçtik. Bu esnada şehrin muhtemelen olabilecek en kötü yüzünü gördüm. Yer gök insan… İnsanlar inanılmaz bir sefalet içinde. Onlarca metreyi bulan çöp dağlarının yanında, kaldırımlarda, yollarda her yerde ama her yerde insanlar yatıyor, uyuyor, oturuyor. Sanki apokalips iki ay önce gerçekleşmiş, tüm belediyecilik ve şehircilik sistemi çökmüş sanırsınız, ortalıkta öyle bir kaos. Çamur deryalarının içinde mutlu mutlu debelenen domuzlar ve hemen yanında çömelmiş işini gören biri, arkalarında yarı çıplak çocuklar, az ilerde çöpleri karıştıran başka insanlar ve daha, daha fazla insan. Afrika’yı görmüş biri olarak çok rahat söyleyebilirim ki ömrümde böyle bir sefaletle karşılaşmadım, gözlerimle görmesem tasavvur dahi edemezdim. Ben şaşkınlıktan ve üzüntüden fotoğraf çekemedim ama google sana bu kirlilik ve fakirliğe dair fikir edinmede yardımcı olur.

Neyse efendim, bu gördüklerim uykusuzluğun ve yorgunluğun da etkisiyle moralimi baya bir bozdu gelir gelmez. Sonra trende biraz uyuyabilmenin, bir şeyler okuyup zihin dağıtmanın ve Chandigarh’a varışımızın ardından kendimi biraz toparladım. Delhi’de gördüklerimden sonra Chandigarh çölde bir vadi kadar güzel gözüktü gözüme. Hindistan’ın Haryana ve Punjab eyaletlerinin başkenti olan Chandigarh yeni kurulmuş bir şehir.  Sub-Himalaya yani Himalayaların ilk bölümü olan Siwalik bölgesinin eteklerindeki, nerden baksan en fazla  50-60 yıllık geçmişe sahip bu şehir, sıfırdan İsviçreli mimar Le Corbusier tarafından tasarlanmış. Dolayısıyla hem çok düzenli hem de şehircilik açısından hemen hemen tüm ihtiyaçları düşünülmüş bu şehir, tahmin edersiniz ki yine kalabalık 🙂 Ama asla Delhi kadar değil ve yine Delhi’den farklı olarak insanların koşuşturmacası kaostan ziyade günlük kargaşanın bir parçası şeklinde. Chandigarh gördüğümüz son büyük şehir oldu, oradan sonra şu aşağıdaki uğrak noktaları üzerinden kuzeye yolculuğumuz başladı.

izlediğimiz rota

izlediğimiz rota: Delhi, Chandigarh, Shimla, Rampur, Sangla, Rekong Peo, Nako, Chango, Tabo, Sichling, Losar, Chandra Lake, Manali

Belki biraz da ikinci uğrak noktamız Shimla’ya ayrıca değinmekte fayda var. Burası 2000 m’nin üzerinde, Hindistan’ın Himachal Pradesh eyaletinin başkenti olan eski bir şehir. Hindistan’ın koloniyel döneminde, İngilizlerin başkent olarak kullandığı kentlerden biri olan Shimla, mimarisi ve kültürel dokusuyla hala İngiliz havasını koruyor.  Sabahın 6’sında çocukların futbol ya da kriket oynamalarıyla başlayan koşuşturmaca, gece geç saatlere kadar devam ediyor. Şehir ayrıca  büyük bir dağ bisikleti yarışı organizasyonuna da ev sahipliği yapıyormuş. Zaten genel olarak maceracı bisikletliler arasında Himalayalar son derece popüler. Ancak hem trafik hem de yollar çok kaotik olduğu için bir o kadar da tehlikeli. Neyse ki biz bu arazide trajik bir olaya denk gelmedik ancak çalıştıkları bölge olması dolayısıyla Himalayalara sık sık gelip giden post-doc’larımızın anlattıklarının hiç iç açıcı olmadığını söyleyebilirim.

shimla

Shimla’da kahvaltı öncesi, Indira Gandhi heykeli önünde ekiple günün planını paylaşırken.

Gelelim yollara… Hala geceleri rüyalarımda kendimi sarsıla sarsıla Himalaya yollarında bulduğum doğrudur 🙂 Himalaya yolları tam bir doğayla insan savaşı. Çığ, toprak kayması, sel ile yarısı çökmüş, ortası kapanmış, yerlebir olmuş kaç tane yol gördüğümü unuttum. Himalayalar insanların yaptığı yolları bir bir yok ederken, insanlar bir taraftan yenilerini yapıyor, bozulmuş olanları tamir etmeye çalışıyor. Bitmek bilmeyen bir uğraş söz konusu. Himalayalarda yaşam gerçekten inanılmaz zorlu. Sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da insanların çok zorlandığını, bir yandan da farklı bir zihinsel olgunlukta olduklarını tahmin edebiliyorum. Her ne kadar uzun uzun inceleme ve etkileşimde bulunma fırsatım olmadıysa da yaşanan kazalar, ölümler insanları mutlaka şekillendirmiş olmalı. Zaten insanlarda da garip bir korkusuzluk hakim, ya da hafif(!) yükseklik korkusu olan biri olarak bana öyle gelmiş de olabilir. Çocukluğu Ege’nin kıvrımlı yollarında geçmiş biri olarak ömrümde böyle virajlar, uçurumlar görmedim. “Burası tek yöndür herhalde” diye saf saf kaygılandığın yollarda karşıdan kocaman kamyonlar, otobüsler gelince arabayı kullanan ben olsam kontağı kapatıp ağlardım. Neyse ki şoförlerimiz çok usta ve deneyimliydiler de kaza tehlikesi bile atlatmadan yolculuğumuzu tamamlayabildik.

drivers

Hepsi birbirinden nazik ve tecrübeli şoförlerimiz. Yolculuğumuzu sağ salim tamamladıysak onlar sayesinde.

him1

Herhangi bir yolda, herhangi bir anda böyle sahnelerle karşılaşmak mümkün.

him5

…veya böyle

him6

ya da böyle… Arabadan inmeye çalışan benim 🙂

Arazi okulumuz son derece jeoloji ağırlıklı olduğu için, Himalayalarla ilgili muhtemelen jeolog olmayan birinin ilgisini çekebilecek çok fazla yazabileceğim bir şey yok açıkçası. (Belki vakit bulursam bir ara size Himalayaların oluşma hikayesini ayrıca anlatırım.) Himalayaların Hint okyanusundan gelen muson yağmurlarının önünde duvar gibi yükselmesi nedeniyle dağların ardına geçmenizle bir anda değişen bitki örtüsü, yükselen topografyayı muazzam bir şekilde oyan Ganj ve Brahmaputra’dan sonra üçüncü büyük nehir olan Sutlej’in taşıdığı sedimentten kopkoyu oluşu, vadilerden göz kırptıkları kadarıyla ne kadar heybetli oldukları konusunda size ipucu veren buzullar bahsedebileceklerimden bir kaçı… Yol boyunca gördüğümüz maymunlar, inekler ile kuzeye ve yükseğe çıktıkça karşılaştığımız yaklar dışında pek bir yaban hayatıyla karşılaştığımız söylenemez. Tabi ne kadar yükseğe çıkarsanız çıkın sizi yalnız bırakmayan kartallar hariç.

bhaga

Bhaga buzulu

kamp2

Kamp alanlarımızdan biri… Daha önce kamp yapmamış biri olarak hesabı tabi ki Himalayalar ile açacaktım

yak2

Yak hayvanı

Bunların haricinde, gezinin benim için en özel kısmı, Kenya’da da olduğu gibi sabah güneş doğarken yaptığım koşulardı. Sanırım hayatımın en güzel ikinci koşusunu bu esnada yaptığımı söyleyebilirim. En güzeli tabi ki açık ara Kenya’da zebraların, zürafaların, impalaların, yaban domuzlarının meraklı bakışları arasında yaptığım sabah koşusuydu. Himalayalarda ise özellikle Rekong Peo’da çok görkemli zirvelerin eşliğinde, henüz ağaçların terketmediği yükseklikteki patikalarda yaptığım koşu (muhtemelen biraz da korku ve rakımdan ötürü) nefes kesici güzellikteydi. Elbette kalabalık bir grup bilim insanıyla bir yeri keşfetmenin heyecanı ayrıca güzel ama doğa henüz yeni yeni uyanırken, güneşin ilk ışıklarıyla o sessizlikte kendi başına etrafı keşfetmenin hazzı çok farklı. Klişe olacak ama, tüm o görkemli jeolojik mimarı içinde minicik, nokta kadar varlığının bu evrende ne kadar küçük ve geçici olduğunu yeryüzünde en iyi hissettirecek yerlerden biri Himalayalardır herhalde. Ve tabi bir yandan da o küçücük ve jeolojik zamanda bir salise kadar bile yer bulmayan varlığınla bu koca dünyayı anlamak ve onu değiştirmenin yine senin elinde oluşunu…

manastır

Tüm o spiritüel laflar sizi bu fotoya hazırlamak içindi :p 1000 yıllık bir Budist Manastırı

Gelelim tahmin edilebileceği üzere gezinin beni en keyiflendiren diğer bir kısmına: yemek! Bir etyemez olarak, et yemenin değil de et yememenin olağan olduğu bir yerde bulunmak; gün aşırı anti-veji argümanlarla boğuşmak, hiç değilse vejetaryen oluşunun meşruiyetini ispatlamak durumunda bırkılan bünyeye çok iyi geldi 🙂 “Et yiyenler için de opsiyonlarımız bulunur” ibareleri görmek adeta bir paralel evren hissiyatı yarattı. Yine de Hindistan’ın nüfusu göz önünde bulundurulduğunda epey bir hayvansal ürün tüketimi olduğu muhakkak. Yanılmıyorsam Hindistan’da veg/non-veg oranı %50-50 kadar. Maalesef yolda sıkış tepiş kafeslerde ordan oraya süründürülen tavuklarla dolu kamyonet sahneleri görmek orda da mümkün. Yemeklerin kendisine gelecek olursak, tahmin edebileceğiniz gibi son derece baharatlı. Her ne kadar baharatlı yemek sevsem de her gün her öğün biraz fazla geliyor. Neyse ki ikinci hafta itibarıyla kendi mutfak ekibimiz olduğu için baharat faktörü biraz azaldı. Onun haricinde yemekler gayet lezzetli. Temel olarak mercimek, börülce, ıspanak, lahana ve patatesten oluşuyor. Bir de momo denilen, bizdeki hinkala benzeyen hamurlu, lezzetli bir yemekleri var. Etli de sebzeli de yapılabiliyor. Hint mutfağının en çok neyi hoşuna gitti derseniz; çeşit çeşit, hepsi birbirinden lezzetli acı sosları derim. Yemek bulduğumuzda fotoğraf çekmek gibi lüzumsuz işlerle uğraşmadığımdan bu konuda da google en iyi dostunuz diyorum. (Önümüzdeki günlerde veg momo yapımını deneyeceğimdir muhtemelen, o zaman foto paylaşırım artık)

Yazıyı bitirmeden muhtemelen merak ediyor olabileceğin son bir konuya daha kısaca değineyim. Arazi öncesi bize açık kıyafetler giymememiz özellikle söylenmişti. Evet gezi boyunca bakışlar yoğundu, ama gelen “farklı” kişiyi tanımaya çalışma, gözlemlemeden ötesi değildi bana göre. Tahmin ediyorum şehir içinde bu bakışlar ve hatta davranışlar rahatsız edici boyutlara ulaşıyordur. Ama köylerde ve kasabalarda insanlar gayet sevimli ve sıcak kanlı, meraktan öte bir ilgi gösterme durumları yok.

İşte böyle, bir maceranın daha sonuna geldik. Bu yolculukta benim sınırlarımı en çok zorlayan iki şey gürültü ve koku oldu. Her ikisi de şehirden uzaklaştıkça azalsa da özellikle benim gibi gürültüye hassas olanlar için Hindistan’a giderken yanlarında dış sesi mutlak suretle kesen bir kulaklık götürmelerini tavsiye ediyorum. Son anda götürmeye karar verdiğim kulaklığımı yanıma almamış olsaydım şu anda psikolojik tedavi görmem gerekebilirdi :p İstanbul’un gürültüsünden, kornasından, trafiğinden şikayet ederken kendini Hindistan’da bulmak…neyse kimin bedduasıysa tuttu diyeyim… Bence çok yorucu olmasına rağmen Hindistan yine de görülmesi gereken bir yer. Başka bir kültür, başka bir dünya falan değil, direkt başka bir gerçeklik… Çoğunlukla batı dünyasının kültürüne maruz kalan bizler için, aklınıza gelebilecek her olgunun alternatif bir kültürel evrime maruz kalmış halini tecrübe etmek çok ama çok ilginçti. Neyse ben kıt tasvirlerimle sizleri daha fazla yormayayım ve size tüm Himalayalar boyunca ağzıma takılan, sözleri Sabahattin Ali’nin Dağlar şiirinden Sezen Aksu şarkısıyla veda edeyim:

Reklamlar