Naturalis Histeria

everything is self-evident

Berlin Doğa Tarihi Müzesi (museum für naturkunde) 24 Ağustos 2010

Filed under: Doğa Tarihi,gittim gördüm,Müzeler — naturalis histeria @ 12:49

Bu yaz epey yer gezip gördüm. Uygar’la artık geleneğimiz olduğu üzere gittiğimiz yeni bir şehirde ilk gittiğimiz yerler (varsa) doğa tarihi müzeleri, dolayısıyla ben de ilk özgün yazımda bir doğa tarihi müzesini anlatayım istedim 🙂 Aslında gittiğimizden bu yana neredeyse 2 ay olacak, pek çok ayrıntıyı unuttum maalesef ama yine de fotoğraflardan hatırladığım kadarıyla yazayım Berlin Doğa Tarihi Müzesi hakkında. İlk gittiğimiz doğa tarihi müzesi Londra Doğa Tarihi Müzesi aslında ama ona gideli 1 sene oluyor, önümüzdeki aylarda yeniden gitme fırsatı bulabilirsem Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni de bir başka yazıda anlatırım 🙂

Öncelikle hiç doğa tarihi müzesine gitmediyseniz, olur da sırf doğa tarihi müzesi gezeyim diye bir yurtdışı seyahati planlıyorsanız Berlin Doğa Tarihi Müzesi size göre bir yer diyemem. Özellikle İngilizce’den başka yabancı dil bilmiyorsanız, Alman kardeşlerimiz Almanca’dan başka bir dilde açıklama koyma gereği duymamışlar çoğu sergiye. (Aynı şey Paris Doğa Tarihi Müzesi için de geçerli ama ona ayrıntılı olarak başka bir yazıda değineceğim). İkincisi biraz sönük bir enerjisi var, ilk kez doğa tarihi müzesi görecek bir insan için pek de cesaret verici sayılmaz, tabii Londra Doğa Tarihi Müzesi’ne göre (orası pek bir cıvıl cıvıldı, zaten duyduğuma göre müdürü tek rakibim Disneyland diyen bir abimizmiş). Ama bir doğa tarihi müzesinden ne beklediğinize göre durum değişir. Şahsen ben Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ciddiyetini, disiplinini ve bazı koleksiyonlarını Londra’dakinden daha çok beğendim. Neyse efendim gelelim müzenin kendisine. Müzemiz Berlin’de ulaşımı kolay bir noktada olup biz gittiğimizde parazitlerle ilgili özel bir segisi bulunmaktaydı.

 

Bir Doğa Tarihi Müzesi klasiğidir ki girişte dinozor iskeletleriyle karşılaşırsınız. Buradaki dinozor bölümü çok büyük olmamakla beraber çok güzeldi.

Holün dört tarafına yerleştirilmiş platformlarda bulunan dürbünleri hangi dinozora çevirirseniz dinozorlar bir anda ete bürünüp doğal ortamlarında canlanıyor, otçulsa ot yiyor, etçilse avlanıyor, su içiyor, rakipleriyle ya da avcısıyla dövüşüyor, hatta T-Rex size doğru koşuyor bile 🙂 (Efendim T-Rex’in biri bir gün size doğru koşacak olursa hiç kımıldamayınız ve de ses çıkartmayınız, bunu tüm Jurassic Park izlemişler zaten biliyordur zira T-Rex’in gözleri çok küçüktür, hareket etmezseniz sizi kolay kolay göremez, her zaman böyle doğrusal bir ilişki olmayabilir ama T-Rex özelinde böyle, neyse dinozorlarla ilgili bir yazı da olacak yakında umarım) Sevimli otçulumuz dev Brachiosaurus iskeleti de yine insanı en çok etkileyen doğa tarihi müzesi unsurlarından biriydi elbette. 13.27m uzunluğundaki 150 milyon yıl yaşındaki iskeletin bir de Guinness sertifikası mevcut (sağda). Müze turumuzun devamında yeryüzü ve yer bilimleriyle ilgili sergiler vardı. Tabi bunlar benim ayrıca ilgimi çektiği için burada çok yer vermiyorum her biriyle ilgili ayrı bir yazı yazabilirim diye umuyorum. Yine oldukça sade ama sanırım gördüklerimiz arasında en güzel anlatımlılardan biri olmak üzere hominid evrimi üzerine bir bölüm de ayrılmıştı. İlk yazım olması sebebiyle müzenin kendisini anlatmakta ziyade yazacaklarımın habercisi bi yazı oldu bu ama hominid evrimi üzerine süper bir yaz okuluna gidiyorum eylülde Kenya’da. Ordan gelince bol bol hominid evrimi üzerine yazı yazacağımdır 🙂

Güzelim dioramalar (canlandırma diyelim), doldurulmuş hayvanlar, bitoçeşitlilik vurgusu ve karşılaştırmalı anatomi sergileri…Almanlar gerekeni yapmış 🙂 Aşağıda doldurulmuş hayvanların nasıl hazırlandığına dair bir minifotoroman var:

Çok güzel bir de fosil bitki sergisi vardı, fotoğraflarda görülebiliyorsa türlerini ve kaç milyon yıl önce yaşamış oldularını etiketlerinden okuyabilirsiniz umarım:


Bu fosil bitkiler bize yaşadıkları zamanın koşulları hakkında çok miktarda bilgi verirler. Sırf yaprak şekillerine bakarak bile geçmiş iklim, jeolojik yapı ve bitki örtüsü konusunda fikir edinmek mümkündür. Bunun yanında bu fosillere uygulanabilecek pek çok test ile bilim insanları jeolojik devirler boyunca iklimlerin nasıl olduğunun yapbozunu parça parça çözüyorlar, ama bununla ilgili de ayrı bir yazı yazacağım çünkü bu yaz yaptığım en önemli şeylerden biri de Urbino’da (İtalya) gerçekleştirilen bir paleoiklim yaz okuluna katılmak oldu [paleo = geçmiş].

Almanya diyip doğa tarihi diyip de Alexander von Humboldt’u anmamak çok ayıp olur ama bu ayki NTVBilim’de Nüzhet Hoca’mın oldukça güzel bir yazısı var, blogda o yazıya yer vermeyi düşünüyorum. Olmazsa da Humboldt için kendim ayrı bir yazı yazmalıyım zaten. Yine de kendisine doğa tarihine yaptığı katkılardan ötürü buradan da selam çakalım.

Efenim çok güzel bir mineroloji koleksiyonu ve de astronomi bölümü  de vardı Berlin Doğa Tarihi Müzesi’nin ancak Carnegie Doğa Tarihi Müzesinde gördüğüm en güzel mineroloji koleksiyonu, Amerika Doğa Tarihi Müzesi’nde de gördüğüm en güzel astronomi bölümü ve planetaryum olduğu için mineroloji ve astronomiyle ilgili bir şey koymuyorum buraya. Asıl anlatmam gereken yazının başında da bahsettiğim parazit sergisiydi belki ama efenim hem çok yorulduğumuzdan hem de çok hazzetmediğimizden o bölümü pek ayrıntılı gezmedik itiraf ediyorum ki. Evet doğa tarihçisi ya da doğa tarihi sevdalısı bir insan ne yorulur ne de bir şeylerden hazzetmemek gibi bir lüksü olabilir belki ama bu seferlik idare edin 🙂 Berlin Doğa Tarihi ile ilgili anlatacaklarım burada bitiyor, zaten özetle “şunlar şunlar vardı ama onları ilerde yazacağım” yazısı oldu bu ama ileride daha spesifik konulara el atmayı planlamaktayım kısfmetse..

“Evolution in Action : For millions of years now evolutionary processes have continued to produce new forms of life and new habitats and have created an overwhelming diversity of animals and plants”

“Evrim iş başında: Milyonlarca yıldır evrimsel süreçler, yeni yaşam formları ve yeni yaşam alanları üretmeye devam etmiş ve inanılmaz bir hayvan ve bitki çeşitliliği yaratmıştır.”

 

Aklın yönetimi için kurallar – Kural I 16 Ağustos 2010

Filed under: alıntı,Descartes,felsefe — naturalis histeria @ 07:41

İncelemelerin amacı akla, karşısına çıkan her şey üzerine sağlam ve doğru yargılara varmayı sağlayacak bir yönetim vermek olmalıdır.

İnsanlar iki şey arasında kimi benzerlikler buldukları her zaman, birinde doğru olarak saptadıklarını öbürü için de geçerli sayarak, hatta birbirlerinden ayrıldıkları noktada bile, ikisini bir arada ele almak alışkanlığındadırlar. Bütünüyle zihinsel bilgi üzerine kurulu bilimlerle, kimi bedensel yetenekleri gerektiren sanatlar arasında kötü yaklaştırmalar yapmalarının nedeni budur. Görmüşlerdir ki: bir kişi aynı zamanda bütün sanatları öğrenecek değildir, kendisini bunlardan bir tanesine verirse, o sanatta daha kolaylıkla iyi bir usta olur; tarla süren, gitar çalan ya da bu türden değişik işlere girişen aynı eller bunlardan yalnız birini yaparkenki kolaylığı hepsini birden yapmaya kalktığı zaman bulamazlar. Bilimlerde de böyle olduğunu sanırlar ve, konularına göre, birini öbüründen ayırarak, her birini ayrı ayrı öğrenmek gerektiğini düşünürler. Hiç şüphesiz bunda yanılırlar. Çünkü, bütün bilimler, konuları arasındaki başkalık ne olursa olsun, her zaman bir ve aynı kalan insan bilgeliğinden başka bir şey olmadıklarına ve, güneş ışığı aydınlattığı çeşitli şeylere ne kerte izafe ediliyorsa bunların [bilimlerin] aralarındaki ayrımlara da daha fazla izafe edilemeyeceğine göre, akla herhangi bir sınır koymaya gerek yoktur. Gerçekten de, bir doğrunun bilinmesi, bir sanatla uğraşmanın başka bir sanatı öğrenmemizi engellemesi gibi, başka bir doğruyu keşfetmekten bizi alıkoyması şöyle dursun, onu keşfetmemize yardımcı bile olur. Bir çoklarının insanların törelerini, bitkilerin özelliklerini, yıldızların devinimini, metallerin dönüşümünü ve benzer disiplinlerdeki konuları büyük bir titizlikle incelerken, o arada sağduyuyu ve sözünü ettiğimiz tümel bilgeliği göz önünde tutmaları şüphesiz bana anlaşılmaz gibi gelir, oysa ki elde kalan her şey kendileriyle [özleriyle] değil ona [bilgeliğe] olan katkısı ile değerlendirmek gerekir. Keza, bu kuralı hepsinin başına koymamız nedensiz değildir, çünkü, doğruyu araştırırken hiçbir şey bizi doğru yoldan, araştırmamızı bu genel amaç yerine kimi özel amaçlara yöneltmek kadar uzaklaştırmaz. Kof şöhret ya da utanç veren kazanç gibi kötü ve ayıplı şeylerden söz etmiyorum: bayağı kimselere özgü bu aşağılık tutum ve aldatmacalar, bu anlamda, hiç şüphesiz sağlam, doğru bilginin sağlayamayacağı çok daha elverişli bir yol açar. Ben saygıya ve övgüye değer amaçlardan söz ediyorum, çünkü bizi yanıltan tutum çoğu zaman daha incedir: örneğin, iyi yaşamak bakımından ya da hakikatın seyrinden alınan zevk bakımından bize yararlı olan ve hiçbir acının bulandırmadığı bu iyi yaşanmış bir ömrün belki de tek mutluluğunu oluşturan şeyi, bilim kazanmanın yollarını aradığımız zamanda olduğu gibi. Bilimlerin, devşirmeyi umduğumuz helal yemişleridir bunlar şüphesiz; bununla beraber inceleme sırasında bunları hesaba katarsak, bunlar başka bir şey bilmemiz için gerekli olan birçok aracın gözden kaçmasına neden olurlar, çünkü bu araçlar, ilk elde bize ya daha az yararlı ya daha az ilginç gelirler. Şuna inanmak gerekir ki bilimler, kendi aralarında, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, içlerinden bir tekini ayırıp öğrenmektense hepsini bir arada öğrenmek çok daha kolaydır. Demek ki, doğruyu araştırmayı ciddi olarak kafasına koymuş olan bir kimse bir tek bilim seçmelidir: hepsi birbirine bağlıdır, aralarında birleşmişlerdir. Bir tek aklının doğal ışığını çoğaltmayı düşünmelidir; o da okuldaki şu ya da bu güçlükten kurtulmak için değil, ömrünün her döneminde anlığının ona seçilmesi gereken şeyi göstermesi için. Kısa bir süre sonra, yalnız bir bilimle uğraşanlara bakarak, çok daha üstün ilerlemeler yapmış olduğunu, öbürlerinin peşine düşmüş olduklarının hepsini elde etmiş olmakla kalmayıp onların umduklarından çok daha üstün şeylere ulaşmış olduğunu görüp şaşıracaktır.

Descartes’in çok sevdiğim Aklın Yönetimi için Kurallar (Rules for the Direction of the Mind) eserinden, 1 numaralı kural..