Naturalis Histeria

everything is self-evident

Açıl bilim açıl! 30 Ocak 2014

Filed under: Bilim yayıncılığı,Genel — naturalis histeria @ 10:11

large_article_alkjdlfkajklsdjklfjlakjsdf

6 Mart 1665’te Philosophical Transactions of the Royal Society dergisi ilk sayısıyla bilim dünyasına merhaba dedi. Royal Society’nin o dönemki sekreteri Oldenburg tarafından basılan dergi, dünyanın ilk bilim dergisi kabul ediliyor. Ancak, daha çok, toplantılara katılamayan üyelerin okuması ve bilginin gelecek kuşaklara kalması için basılan bu dergilerden, bilimsel iletişimin sağlanması ve bilginin yaygınlaştırılması amacını güden bilim dergilerine geçiş 19. yüzyıla kadar sürdü.

Bu esnada teknolojinin gelişimiyle giderek daha çok insana ve daha uzaklara erişme imkanı doğarken, matbaa sahipleriyle bilim toplulukları arasında karşılıklı bir anlaşma inşa edilmiş oldu. Yayıncılar bilimsel dergileri basacak ancak dönemin baskı ve ulaşım teknolojileri gereğince her bilimsel makaleye yer verilemeyecek (dolayısıyla bir seçme işlemi uygulanması gerekecek), ayrıca dünyanın dört bir yanına bu dergilerin dağıtımı pahalı olduğundan ancak abonelik ücretini ödeyenler bu dergilere erişebilecekti. Bu iki temel prensibin (biraz daha evrilmiş halleriyle) bugün hâlâ bilim yayıncılığında varlığını sürdürdüğünü görmek mümkün, ancak gidişatları tartışmaya açılmış bulunuyor. Çünkü 20 küsur yıldır dünyayı değiştiren yeni bir oyuncu var: İnternet.

2000 yılı itibarıyla, yayınını internetten (de) sürdürmeyen bilimsel dergi kalmadı. Gelin görün ki internet ortamına geçiş, bilimsel dergilere abonelik sistemiyle erişim açısından pek de bir değişiklik getirmedi. Paralı bilimsel yayıncılığın en büyük gerekçelerinden basım ve dağıtım giderleri devreden çıkmasına rağmen, sektör bilimsel yayınları para karşılığı sunmaya devam ediyor. Eskiden karşılıklı olarak inşa edilmiş anlaşma, artık yayıncıların neredeyse bir gözlemci ve aracıdan başka bir şey olmadıkları halde yaptıkları işin değerinden fazla kazanç elde etmeleri ve dahası ortaya çıkan işin telif haklarına da çöreklenmeleri suretiyle bozulmuş durumda.

Günümüzde (temel) bilim çalışmalarının çoğu, o veya bu şekilde, halkın vergileriyle destekleniyor. Ancak bu parayla yapılan bilim, devlet kurum ve kuruluşlarına ve dahi halkın kendisine yeniden parayla satılıyor. Kaldı ki bu böyle olmasa bile, bilimsel bilginin, bizzat onu yaymak ve ilerletmek için var olmuş bir sistem tarafından ödeme duvarlarının ardına hapsedilmesi büyük bir çelişki teşkil ediyor. Sonuç olarak bilimsel bilgi, potansiyel kitlesine kıyasla çok daha az bir kesime ulaşabiliyor. Parası olmayan, bilgiye birinci elden değil, çevrimiçi ansiklopedilerden ve ücretsiz bilim yayını yapan haber kanallarından olmak üzere ikinci üçüncü elden erişebiliyor. Üstelik bunun sonuçları herkesi aynı şekilde de etkilemiyor. Örneğin, varlıklı ülkeler ve topluluklar bilimsel yayınlara ulaşmada sıkıntı yaşamazken, yoksul ülkeler doğal olarak belirli bütçeler dahilinde kısıtlı miktarda yayına ulaşabiliyorlar. Oysa ki, yoksul ülkelerdeki bilimsel ilerleme açısından, bilimsel dergilere ulaşım çok daha hayati bir rol oynuyor.

Bu noktada neyse ki imdadımıza alternatif bir model yetişiyor: Açık erişim bilimsel yayıncılık. Bu modele göre, yayıncı kurum, (alırsa) sağladığı hizmet karşılığı kadar ücret alıp, üretilen bilimi herkesin erişimine açık olacak biçimde sunuyor. Gün geçtikçe gelişen ve yaygınlaşan bu model, bilimsel bilginin özgürlüğünü kısıtlayan “ödeme duvarları”nı yıkacağa benziyor. Ancak bilimsel yayıncılığın derdi bu kadarla da bitmiyor, yazının başında değindiğimiz diğer prensip, yani bilimsel makalelerin değerlendirilme ve seçilme süreci de ayrı bir sorun. Onu da başka bir yazıya saklayalım.

Yazıda faydalanılan kaynak ve ileri okuma için tıklayınız.

 *Bu yazı soL gazetesinin bilimsoL sayfasında 23 Ekim 2013 tarihinde yayınlanmıştır.
Reklamlar
 

Geri dönüş yok! 10 Ekim 2013

Filed under: iklim — naturalis histeria @ 21:36
Tags:

BilimsoL olarak yayın hayatına başladığımız günden beri küresel iklim değişimi haberlerine sıkça yer verdik, veriyoruz. Ancak yeterli mi? Asla. Tüm gazete tam sayfa küresel ısınma haberi girsek, gece gündüz televizyon kanallarında konuşsak yetmez. Her sabah uyandığımızda, güne bu gerçekle başlasak, kendi kendimize hatırlatsak yeridir. Çünkü dostlar, küresel iklim değişimi gerçek ve şimdiden hissetmekte olduğumuz etkileri, hiç de uzak olmayan bir gelecekte tüm acımasızlığıyla hayatlarımızı şekillendirecek.

O halde ne duruyoruz? Üzerimizdeki bu ataletin sebebi ne? Sanıyorum iklim değişimi karşısındaki bu tehlikeli rehavetimizin temel nedeni durumun vehametini hala kavrayamamış olmamız. Birinci çoğulda konuşurken, biz insanlığı kastediyorum. En iyimser senaryolara göre milyonlarca insanı etkileyecek çok ciddi doğal afetlerden, değişen iklim koşullarına uyum sağlayamayarak yok olacak binlerce türden bahsediyoruz. Buna rağmen iklim değişimine karşı aldığımız önlemler ve şu an yürürlükte olması gereken uyum planları yok denecek kadar az.

Hükümetlerin (ve şirketlerin) finansal krizleri veya kalkınma hedeflerini bahane ederek iklim değişimini gözardı etmesi de bu sebepten olsa gerek. Yoksa geldiğimiz noktada, küresel iklim değişimini birincil öncelik olarak görmemenin hiçbir makul özrü olamaz. Küresel iklim değişimini zamanı gelince ilgilenilecek uzak bir gündem olarak değerlendiren her kişi ve kurum, ancak batmakta olan geminin açık büfesinde tabağını nasıl dolduracağının hesabını yapan biri kadar farkındadır olan bitenin. İklim değişiminin tüm ekonomik ve politik kararlarımızı etkilemesi gereken o gün geldi de geçiyor bile.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) yayınladığı son rapor, bizler için son bir uyarı niteliğinde. Küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğu, 2050 yılı gelmeden Kuzey Kutbu’nun yazları buzsuz kalacağı, tüm sera gazı salımlarını şimdi kessek bile etkilerinin yüzlerce yıl devam edeceği gibi acı gerçekler artık birer öngörü değil. “Dönüşü olmayan nokta” olarak belirlenen ve Dünya’nın ortalama 2 derece ısınmasıyla sonuçlanacak olan seviyeye ulaşmamıza toplamda sadece 300 gigaton karbon salımı payı kaldı. Hiçbir azalma olmaksızın bu miktarda karbon salımı yapmaya devam edeceğimiz düşünülürse 2100 yılına kadar bu miktarı 5 kez katlayacağız.

“Geri dönüşü olmayan nokta” söylemi konuya bir Holywood filmi heyecanıyla yaklaşmak için uydurulmuş bir söylem değil. Bu hedefin aşılması durumunda yazının başından beri değindiğimiz iklim değişiminin tüm etkilerini ve daha fazlasını, giderek artan bir şiddetle hissedeceğiz. Bu koşullar ışığında bireysel değişikliklerden tutun (örneğin karbon salımlarının önde gelen sorumlularından hayvancılık sektörünün daimi müşterisi olmayı bırakmak gibi), karar mercilerine radikal önlemler aldırana dek eve girmemeye kadar, her yola başvurmamız, rahat uyumamamız gerekiyor. Zaten hiç merak etmeyin, bundan sonra ben size sık sık hatırlatacak uykularınızı kaçıracağım!

*Bu yazı ilk olarak 9 Ekim 2013 tarihinde soL gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Himalayalar 19 Eylül 2013

Filed under: gittim gördüm — naturalis histeria @ 16:47

Ta nerelere gittim ya ben bu sefer! 55 milyon yıldır Dünya’nın özene bezene inşa ettiği çatıya bi çıkıp geldim! Üniversitemin düzenlediği bir arazi okulu vesilesiyle gittiğim Kuzeybatı Hindistan’da, 2,5 haftada Himalayaları boydan boya geçtiğim bu geziyi yazmadan edemedim. Ama bu yazıda daha ziyade kendi kişisel  tecrübelerimi aktaracağım, eğer Almanca biliyorsan ve merak ediyorsan, seyahatin jeoloji kısmıyla ilgili daha detaylı okumayı şu blogdan yapabilirsin.

him7

dağlar dağlaaaaaaaaaaar

Öncelikle, büyük resimde, Hindstan çok güzel bir ülke. Doğası da jeolojisi de hayret uyandırıcı. Yaşam fışkıran yemyeşil yağmur ormanlarından, zamanın donduğu buzullara her tür ortamı barındıran muhteşem bir yer. Fakat… çok kalabalık!  Gitmeden önce Hindistan’ın ne kadar kalabalık ve birim alan başına düşen kişi sayısının ne kadar yüksek olduğunu elbette biliyordum ama gördüğümde inanmakta gerçekten zorlandım. Seyahatimiz boyunca öyle ücra köşelere gittik ki, dünyanın başka bir yerinde olsa buraya bin yıldır insan uğramamıştır dersin ama Hindistan’da öyle bir kavram yok 🙂 Her an virajı döndüğünde karşına sürpriz bir köy çıkabilir, ıpıssız yolda giderken yol kenarında öğle yemeğini yiyen insanlara rastlayabilirsin. Öyle patikalar, öyle yollar var ki insan ya bu insanlar buraya kadar nerden nasıl gelmiş olabilir diye şaşırmaktan kendini alamıyor. Bu anlattığım elbette şehirden uzak kısımlar için geçerli. Şehir ise… gelelim şehre…

him2

Nako. Dağların arasında tipik bir köy.

Maceramız Delhi’yle başladı. Yeni Delhi büyük ve gelişkin bir şehir.  Şehri tanıma fırsatımız pek olmadı, uçakla indikten sonra metroyla tren istasyonuna geldik ve trenle Chandigarh’a geçtik. Bu esnada şehrin muhtemelen olabilecek en kötü yüzünü gördüm. Yer gök insan… İnsanlar inanılmaz bir sefalet içinde. Onlarca metreyi bulan çöp dağlarının yanında, kaldırımlarda, yollarda her yerde ama her yerde insanlar yatıyor, uyuyor, oturuyor. Sanki apokalips iki ay önce gerçekleşmiş, tüm belediyecilik ve şehircilik sistemi çökmüş sanırsınız, ortalıkta öyle bir kaos. Çamur deryalarının içinde mutlu mutlu debelenen domuzlar ve hemen yanında çömelmiş işini gören biri, arkalarında yarı çıplak çocuklar, az ilerde çöpleri karıştıran başka insanlar ve daha, daha fazla insan. Afrika’yı görmüş biri olarak çok rahat söyleyebilirim ki ömrümde böyle bir sefaletle karşılaşmadım, gözlerimle görmesem tasavvur dahi edemezdim. Ben şaşkınlıktan ve üzüntüden fotoğraf çekemedim ama google sana bu kirlilik ve fakirliğe dair fikir edinmede yardımcı olur.

Neyse efendim, bu gördüklerim uykusuzluğun ve yorgunluğun da etkisiyle moralimi baya bir bozdu gelir gelmez. Sonra trende biraz uyuyabilmenin, bir şeyler okuyup zihin dağıtmanın ve Chandigarh’a varışımızın ardından kendimi biraz toparladım. Delhi’de gördüklerimden sonra Chandigarh çölde bir vadi kadar güzel gözüktü gözüme. Hindistan’ın Haryana ve Punjab eyaletlerinin başkenti olan Chandigarh yeni kurulmuş bir şehir.  Sub-Himalaya yani Himalayaların ilk bölümü olan Siwalik bölgesinin eteklerindeki, nerden baksan en fazla  50-60 yıllık geçmişe sahip bu şehir, sıfırdan İsviçreli mimar Le Corbusier tarafından tasarlanmış. Dolayısıyla hem çok düzenli hem de şehircilik açısından hemen hemen tüm ihtiyaçları düşünülmüş bu şehir, tahmin edersiniz ki yine kalabalık 🙂 Ama asla Delhi kadar değil ve yine Delhi’den farklı olarak insanların koşuşturmacası kaostan ziyade günlük kargaşanın bir parçası şeklinde. Chandigarh gördüğümüz son büyük şehir oldu, oradan sonra şu aşağıdaki uğrak noktaları üzerinden kuzeye yolculuğumuz başladı.

izlediğimiz rota

izlediğimiz rota: Delhi, Chandigarh, Shimla, Rampur, Sangla, Rekong Peo, Nako, Chango, Tabo, Sichling, Losar, Chandra Lake, Manali

Belki biraz da ikinci uğrak noktamız Shimla’ya ayrıca değinmekte fayda var. Burası 2000 m’nin üzerinde, Hindistan’ın Himachal Pradesh eyaletinin başkenti olan eski bir şehir. Hindistan’ın koloniyel döneminde, İngilizlerin başkent olarak kullandığı kentlerden biri olan Shimla, mimarisi ve kültürel dokusuyla hala İngiliz havasını koruyor.  Sabahın 6’sında çocukların futbol ya da kriket oynamalarıyla başlayan koşuşturmaca, gece geç saatlere kadar devam ediyor. Şehir ayrıca  büyük bir dağ bisikleti yarışı organizasyonuna da ev sahipliği yapıyormuş. Zaten genel olarak maceracı bisikletliler arasında Himalayalar son derece popüler. Ancak hem trafik hem de yollar çok kaotik olduğu için bir o kadar da tehlikeli. Neyse ki biz bu arazide trajik bir olaya denk gelmedik ancak çalıştıkları bölge olması dolayısıyla Himalayalara sık sık gelip giden post-doc’larımızın anlattıklarının hiç iç açıcı olmadığını söyleyebilirim.

shimla

Shimla’da kahvaltı öncesi, Indira Gandhi heykeli önünde ekiple günün planını paylaşırken.

Gelelim yollara… Hala geceleri rüyalarımda kendimi sarsıla sarsıla Himalaya yollarında bulduğum doğrudur 🙂 Himalaya yolları tam bir doğayla insan savaşı. Çığ, toprak kayması, sel ile yarısı çökmüş, ortası kapanmış, yerlebir olmuş kaç tane yol gördüğümü unuttum. Himalayalar insanların yaptığı yolları bir bir yok ederken, insanlar bir taraftan yenilerini yapıyor, bozulmuş olanları tamir etmeye çalışıyor. Bitmek bilmeyen bir uğraş söz konusu. Himalayalarda yaşam gerçekten inanılmaz zorlu. Sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da insanların çok zorlandığını, bir yandan da farklı bir zihinsel olgunlukta olduklarını tahmin edebiliyorum. Her ne kadar uzun uzun inceleme ve etkileşimde bulunma fırsatım olmadıysa da yaşanan kazalar, ölümler insanları mutlaka şekillendirmiş olmalı. Zaten insanlarda da garip bir korkusuzluk hakim, ya da hafif(!) yükseklik korkusu olan biri olarak bana öyle gelmiş de olabilir. Çocukluğu Ege’nin kıvrımlı yollarında geçmiş biri olarak ömrümde böyle virajlar, uçurumlar görmedim. “Burası tek yöndür herhalde” diye saf saf kaygılandığın yollarda karşıdan kocaman kamyonlar, otobüsler gelince arabayı kullanan ben olsam kontağı kapatıp ağlardım. Neyse ki şoförlerimiz çok usta ve deneyimliydiler de kaza tehlikesi bile atlatmadan yolculuğumuzu tamamlayabildik.

drivers

Hepsi birbirinden nazik ve tecrübeli şoförlerimiz. Yolculuğumuzu sağ salim tamamladıysak onlar sayesinde.

him1

Herhangi bir yolda, herhangi bir anda böyle sahnelerle karşılaşmak mümkün.

him5

…veya böyle

him6

ya da böyle… Arabadan inmeye çalışan benim 🙂

Arazi okulumuz son derece jeoloji ağırlıklı olduğu için, Himalayalarla ilgili muhtemelen jeolog olmayan birinin ilgisini çekebilecek çok fazla yazabileceğim bir şey yok açıkçası. (Belki vakit bulursam bir ara size Himalayaların oluşma hikayesini ayrıca anlatırım.) Himalayaların Hint okyanusundan gelen muson yağmurlarının önünde duvar gibi yükselmesi nedeniyle dağların ardına geçmenizle bir anda değişen bitki örtüsü, yükselen topografyayı muazzam bir şekilde oyan Ganj ve Brahmaputra’dan sonra üçüncü büyük nehir olan Sutlej’in taşıdığı sedimentten kopkoyu oluşu, vadilerden göz kırptıkları kadarıyla ne kadar heybetli oldukları konusunda size ipucu veren buzullar bahsedebileceklerimden bir kaçı… Yol boyunca gördüğümüz maymunlar, inekler ile kuzeye ve yükseğe çıktıkça karşılaştığımız yaklar dışında pek bir yaban hayatıyla karşılaştığımız söylenemez. Tabi ne kadar yükseğe çıkarsanız çıkın sizi yalnız bırakmayan kartallar hariç.

bhaga

Bhaga buzulu

kamp2

Kamp alanlarımızdan biri… Daha önce kamp yapmamış biri olarak hesabı tabi ki Himalayalar ile açacaktım

yak2

Yak hayvanı

Bunların haricinde, gezinin benim için en özel kısmı, Kenya’da da olduğu gibi sabah güneş doğarken yaptığım koşulardı. Sanırım hayatımın en güzel ikinci koşusunu bu esnada yaptığımı söyleyebilirim. En güzeli tabi ki açık ara Kenya’da zebraların, zürafaların, impalaların, yaban domuzlarının meraklı bakışları arasında yaptığım sabah koşusuydu. Himalayalarda ise özellikle Rekong Peo’da çok görkemli zirvelerin eşliğinde, henüz ağaçların terketmediği yükseklikteki patikalarda yaptığım koşu (muhtemelen biraz da korku ve rakımdan ötürü) nefes kesici güzellikteydi. Elbette kalabalık bir grup bilim insanıyla bir yeri keşfetmenin heyecanı ayrıca güzel ama doğa henüz yeni yeni uyanırken, güneşin ilk ışıklarıyla o sessizlikte kendi başına etrafı keşfetmenin hazzı çok farklı. Klişe olacak ama, tüm o görkemli jeolojik mimarı içinde minicik, nokta kadar varlığının bu evrende ne kadar küçük ve geçici olduğunu yeryüzünde en iyi hissettirecek yerlerden biri Himalayalardır herhalde. Ve tabi bir yandan da o küçücük ve jeolojik zamanda bir salise kadar bile yer bulmayan varlığınla bu koca dünyayı anlamak ve onu değiştirmenin yine senin elinde oluşunu…

manastır

Tüm o spiritüel laflar sizi bu fotoya hazırlamak içindi :p 1000 yıllık bir Budist Manastırı

Gelelim tahmin edilebileceği üzere gezinin beni en keyiflendiren diğer bir kısmına: yemek! Bir etyemez olarak, et yemenin değil de et yememenin olağan olduğu bir yerde bulunmak; gün aşırı anti-veji argümanlarla boğuşmak, hiç değilse vejetaryen oluşunun meşruiyetini ispatlamak durumunda bırkılan bünyeye çok iyi geldi 🙂 “Et yiyenler için de opsiyonlarımız bulunur” ibareleri görmek adeta bir paralel evren hissiyatı yarattı. Yine de Hindistan’ın nüfusu göz önünde bulundurulduğunda epey bir hayvansal ürün tüketimi olduğu muhakkak. Yanılmıyorsam Hindistan’da veg/non-veg oranı %50-50 kadar. Maalesef yolda sıkış tepiş kafeslerde ordan oraya süründürülen tavuklarla dolu kamyonet sahneleri görmek orda da mümkün. Yemeklerin kendisine gelecek olursak, tahmin edebileceğiniz gibi son derece baharatlı. Her ne kadar baharatlı yemek sevsem de her gün her öğün biraz fazla geliyor. Neyse ki ikinci hafta itibarıyla kendi mutfak ekibimiz olduğu için baharat faktörü biraz azaldı. Onun haricinde yemekler gayet lezzetli. Temel olarak mercimek, börülce, ıspanak, lahana ve patatesten oluşuyor. Bir de momo denilen, bizdeki hinkala benzeyen hamurlu, lezzetli bir yemekleri var. Etli de sebzeli de yapılabiliyor. Hint mutfağının en çok neyi hoşuna gitti derseniz; çeşit çeşit, hepsi birbirinden lezzetli acı sosları derim. Yemek bulduğumuzda fotoğraf çekmek gibi lüzumsuz işlerle uğraşmadığımdan bu konuda da google en iyi dostunuz diyorum. (Önümüzdeki günlerde veg momo yapımını deneyeceğimdir muhtemelen, o zaman foto paylaşırım artık)

Yazıyı bitirmeden muhtemelen merak ediyor olabileceğin son bir konuya daha kısaca değineyim. Arazi öncesi bize açık kıyafetler giymememiz özellikle söylenmişti. Evet gezi boyunca bakışlar yoğundu, ama gelen “farklı” kişiyi tanımaya çalışma, gözlemlemeden ötesi değildi bana göre. Tahmin ediyorum şehir içinde bu bakışlar ve hatta davranışlar rahatsız edici boyutlara ulaşıyordur. Ama köylerde ve kasabalarda insanlar gayet sevimli ve sıcak kanlı, meraktan öte bir ilgi gösterme durumları yok.

İşte böyle, bir maceranın daha sonuna geldik. Bu yolculukta benim sınırlarımı en çok zorlayan iki şey gürültü ve koku oldu. Her ikisi de şehirden uzaklaştıkça azalsa da özellikle benim gibi gürültüye hassas olanlar için Hindistan’a giderken yanlarında dış sesi mutlak suretle kesen bir kulaklık götürmelerini tavsiye ediyorum. Son anda götürmeye karar verdiğim kulaklığımı yanıma almamış olsaydım şu anda psikolojik tedavi görmem gerekebilirdi :p İstanbul’un gürültüsünden, kornasından, trafiğinden şikayet ederken kendini Hindistan’da bulmak…neyse kimin bedduasıysa tuttu diyeyim… Bence çok yorucu olmasına rağmen Hindistan yine de görülmesi gereken bir yer. Başka bir kültür, başka bir dünya falan değil, direkt başka bir gerçeklik… Çoğunlukla batı dünyasının kültürüne maruz kalan bizler için, aklınıza gelebilecek her olgunun alternatif bir kültürel evrime maruz kalmış halini tecrübe etmek çok ama çok ilginçti. Neyse ben kıt tasvirlerimle sizleri daha fazla yormayayım ve size tüm Himalayalar boyunca ağzıma takılan, sözleri Sabahattin Ali’nin Dağlar şiirinden Sezen Aksu şarkısıyla veda edeyim:

 

Haydi hep beraber “Evrim Kitaplığı” oluşturmaya! 11 Nisan 2012

Filed under: duyuru,evrim — naturalis histeria @ 08:34

Haydi hep beraberEvrim Kitaplığıoluşturmaya!

Okumak istediğiniz kitapların baskısı artık yapılmıyor mu? Evrimle ilgili kitaplara erişme imkanı bulamıyor musunuz? Artık hayıflanmanıza gerek yok! Çünkü İstanbul’da bir Evrim Kitaplığı kuruluyor.

Bilimsel eğitim hakkımızın her gün daha da gasp edildiği, dindar nesil yetiştirmek amaçlanırken bilime ve doğaya önem verenlerin yoksayıldığı ve hatta hedef tahtasına konulduğu bir dönemde, aydınlık bir mum ışığı yakmak bizim elimizde.

Üniversite Konseyleri Derneği’nin kurmayı amaçladığı Evrim Kitaplığı’na destek veriyoruz.

İsteyen herkesin faydalanabileceği böyle bir kitaplık için siz de katkı koymak ister misiniz?

Cevabınız evetse, kampanyanın bağlantısındaki kitap listesinden seçeceğiniz kitap veya kitapları aşağıdaki gönderi adresine postalayabilirsiniz.

Baskısı tükenen kitaplar tekrar basılmasa da biz tükenmedik, erişimimiz engellenmeye çalışılsa da biz engel tanımıyoruz!

Hepinizin değerli desteğini bekliyoruz! (Ve tabii sonrasında okumaya da!)

Gönderileriniz için adres: Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Ali Suavi Sk. No: 7 Kadıköy/ İSTANBUL

 

 

Zürafa dövüşü 17 Mart 2012

Filed under: Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 20:08

Zürafaları çok severim, bana çok huzur veriyorlar, özellikle tek başlarına dolanır, buldukları akasya ağaçlarını kemirirlerken. Ama bu zürafalar biraz huysuz hayvanlar galiba, ne zaman üç beş tanesi bir araya gelse ikisi kavga ediyor. Bu ikiliyi 2011 yazında Kenya’da çekmiştim.

Zürafalarla ilgili ağzınızı açık bırakacak gerçekler öğrenmek istiyorsanız Inside Nature’s Giants’ın zürafa bölümünü izlemelisiniz.

 

Round 1

 

Round 2

 

Green Crater Lake Hipposu 16 Mart 2012

Filed under: Doğa Tarihi — naturalis histeria @ 22:03

İki yıldır Kenya’da kendisini ziyaret ettiğim, geçtiğimiz yaz su içmek için gölden çıkarken videosunu çektiğim hippo:

 

Gölden çıkarken…

 

Göle dönerken…

Göle dönerkenki atikliği biraz korkutucu mu ne 🙂

 

Christopher Hitchens (1949-2011) 25 Aralık 2011

Filed under: harika insanlar,şüpheci — naturalis histeria @ 19:27

10 gün önce kaybettiğimiz Christopher Hitchens, nam-ı diğer Hitch, ateist ve şüpheci camianın önemli isimlerindendi. Politik görüşlerine (okuduğum kadarıyla, ama politik yazılarını çok da okumadığımı söylemeliyim) pek katılmasam da, hiçbir şeyin tartışma üstü bir statüye sahip olmadığını göstermek için verdiği emek yeterli tarihteki yerini alması için. Maalesef kendisi hakkında uzun bir yazı kaleme alamıyorum ama yine de blogumdaki uzun sessizliği bozmadan edemeyeceğim Hitch için.. o yüzden kendisinin çok sevdiğim birkaç sözünü Türkçeleştirdim ama tabii ki nihai tavsiyem kendisinin kitaplarını alıp Hitchens’ı kendi kaleminden okumanız:


Kanıtlar olmadan ileri sürülen şey kanıtlar olmadan bertaraf edilebilir.


Ne kadar baştan çıkarıcı olsa da akıl dışı olandan sakının. Deneyüstü olandan ve sizi boyun eğmeye ve kendinizi yoketmeye davet edenlerden kaçının. Size acıyanlara güvenmeyin, kendiniz ve diğerleri için ciddiyet ve haysiyet talep edin. Kendini beğenmiş ve bencil olduğunuzun düşünülmesinden korkmayın. Tüm uzmanların birer memeli olduğunu düşünün. Asla haksızlığa ve aptallığa seyirci kalmayın. Tartışmaktan ve münazaradan geridurmayın; mezarda sessiz kalmak için bol bol vaktiniz olacak. Kendi nedenlerinizi ve bahenelerinizi sorgulayın. Başkalarının sizin için yaşamasını beklediğinizden fazla başkaları için yaşamayın.

 

Rahibe Teresa fakirin değil fakirliğin dostuydu. Acı çekmenin tanrının bir hediyesi olduğunu söylerdi. Tüm hayatını, fakirliği iyileştirebilecek, bilinen tek ilacın; kadınların güç sahibi kılınıp zorunlu üreme için damızlık gibi kullanılmalarından özgürleştirilmelerinin karşısında durarak harcadı.

 

Bizim fikrimiz bir inanç değil. Prensiplerimiz iman değil. Sadece bilime ve mantığa güvenmekle kalmıyoruz, bilimle çelişen ve mantığa sığmayan hiçbir şeye de güvenmiyoruz. Çünkü bilim ve mantık yeterli olmaktan ziyade gereklidir. Pekçok şeyde farklılaşabiliriz ama özgür düşünceye, açık fikirliliğe ve fikirleri kovalamaya duyduğumuz saygı ortak.

~ God is Not Great: How religion poisons everything

The Intelligence Squared münazarası öncesi ve sonrası sonuçlar

Her zaman hatırlanacaksın..